Monday, April 1, 2013

"Yumurtaya Can Veren" Tanju Babacan Röportajı


Tanju Babacan’la Mercedes Benz Fashion Week’te de yer alan son koleksiyonunu, kişiliğini, tasarım sürecini, Red Beard markasını ve daha bir sürü şeyi konuştuk, genellikle ona daha önce sorulmayanları sorduğumuza inanıyorum. Sorulacak çok şey olduğundan biraz uzun bir röportaj oldu, umarım keyifle okursunuz.
Röportaj için atölyeye girdiğimizde atölyede kızına nişanlık almak isteyen bir anne ile iki kızı da vardı. Anlayacağınız atölye ortamındaki alışveriş kısmına da şahit olduk diyebiliriz. Bu ailenin kızı Valentino bir elbise beğenmiş ancak kısa bulmuş, bunu beğendiğini söyleyip Tanju Babacan’a elbisenin fotoğrafını gösteriyor. “Üst kısmı Beymen’de satılıyor, onu alırsak alt kısmını diktirmemiz gerekir, tamamını yaptırmak niyetindeyiz” anlamına gelecek cümleler kurma gafletinde bulunuyorlar Tanju Babacan’a. Tabi Tanju Babacan ne kadar kırmak istemeden konuşsa da dili ağır. “Başkasının modellerine bakıp model yapmıyoruz biz” diyor. Konuşmaları biraz daha sürdükten sonra aile atölyeden çıkıyor ve röportajımıza geçiyoruz.

Öncelikle koleksiyonunuzdan bahsedelim. Neden yumurta?

Tanju Babacan: Neden yumurta? Nil Karaibrahimgil’den esinlendik ve "Ben Buraya Çıplak Geldim" başkaldırısı konu oldu bana. Burada ben çıplaklığı, bir doğuşu, dolayısıyla da civcivin, kuşun doğum halini baz aldım kendime. Bu doğrultuda da aynı zamanda çalışmalarımda kullandığım ünlünün, kendi markamın veya gelen konuk listesindeki ünlülerin de üstünde bir marka kullanmaktan her zaman hoşlanırım. Hangi tavada yaparsanız yapın; tüm dünya, hepiniz aynı yumurtayı yersiniz. Tavaya kırdınız mı aynı şeydir. Beyazdır ve sarıdır, pişkinliği budur. Nihat Odabaşı bana sorduğunda “Çok eğreti durmuyor mu işte pişmiş olması?” diye, ben de dedim ki “Her doğan da Nihat Odabaşı olmuyor”.

"Red Beard" by Tanju Babacan koleksiyonundan fotoğraflar için tıklayın.

"Red Beard" by Tanju Babacan koleksiyonunun videosu için tıklayın.


Pişmiş yumurta olması sizin olumsuz tarafına odaklandığınızı gösteriyor sanki?

Hayır hayır, olumlu tarafına bakıyorum. Evet görsel anlamda doğuşun olumsuz tarafı da var, benim başkaldırılarımda yaşadığım olumsuz tarafları atlatmamla ilgili bu. Bilmiyorum, desene belki olumsuz tarafı daha yakındır. Birçok şey diyebilirim bununla ilgili.

Bir de koleksiyonunuzda bir parça vardı. Üzerinde bir silikon tabancası olan. Tabancanın üzerinde bırakılmasının nedeni nedir?

Evvela meslektaşlarıma bir göndermeydi bu, ve yeni nesil meslektaşlarıma. Silikonla performanslar yapıyorlar, oturan izleyici ve tasarımcı adayı onun silikon olduğunu bazen farkedemeyebiliyor, algılayamayabiliyor. Ve hep bu tabanca kayıp. Bir de hep elektrik ihtiyacımız var artık, telefon şarjlarıyla falanla filanla; fiş olması lazımdı, artık fişi tabiri caizse kıçımıza takar hale geldik. Bu tabancayla yapılıyor işte malzemesi budur yukardaki çubuklar işte bununla yapıyorum demek arzusundaydım. Kadın şiddetindeki bir kuvvet de var orada. Açtıkça bir sürü açabilirim ama birinci hedefim bu değildi. Burada dikkat çekilmesi, İtalyan basınında da yer almasını sağladı ve bu silah görüntüsünden bahsedildi bu tabancadan; ama benim birinci hedefim buydu, ben bu malzemeyi bununla yapıyorum, tamamen bununla oluyor bu elbise, o mesajı vermekti.                                                                                      


“YUMURTA KALP GİBİ BİR ŞEY”

Agatha Ruiz De La Prada’nın 2009 koleksiyonunda benzer yumurta figürleri var. Bu konuda sizin hakkınızda eleştiriler yer alıyor sosyal medyada.

Moschino - 1989
Agatha Ruiz De La Prada - 2009
Siz sorduğunuz için cevap veriyorum yoksa kaale bile almıyorum. Neden almıyorum? Bir de, aynı şekilde Moschino 1989’da yine yumurtayı kullanmış, daha evvel yumurtayı kim eline aldı, veya benden sonra kimler kullanacak? Yumurta kalp gibi bir şey, bir yorum yapacaksınız siz. Yaradanın yarattığı bir şeyi tasarımcı olarak alıyorsunuz, onu uyguluyorsunuz. Ama kim nasıl uygulamıştır? Prada da orada bir piknik anlatıyor. Piknikte somun ekmek, mısır, ekoseli piknik örtüleri falan var ama onu bile görmemiştim. Hayal etmeye çalıştım, acaba Moschino’yu görmüş müydüm zamanında; ya da çok Moschino giyen bir arkadaşım vardı, onun üstünde görmüş olabilir miyim tribine girdim. Ben atölyeme kitaplar almayan, internette hangi tasarımcı bu sezon ne yapmış takip etmeyen bir insanım. Kendi kendime bir oyun bahçem var. O yüzden böyle bir şey olunca, çok etkilenmedim. Eğer ki looklarımız uysaydı çok etkilenebilirdim. Ama yumurta bizim için Hamdi Bakkal’ın yumurtası da olabilir. Yumurta yani, yumurta. 

Ama esinlendiğiniz her şeyde bu geçerli değil mi? Yani neyden esinlenirseniz esinlenin?

Aynen öyle. Bütün yaratılmış olan önümüzdeki hadiselerin dışında yaşatılan bir de; bir cenaze yaşadım, yeni bir ülkeye gittim, bir aşk yaşıyorum falan filan bu duygularla da şekillendirebilirsiniz.

Trend takip etmediğinizi söylediniz. Peki trend yaratabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Ülkemiz trend yaratabiliyor mu sizce? Şöyle yaratabiliyoruz -yaratma kelimesinden hoşlanmıyorum gerçi- ne yapıyoruz mesela, X bir artiste bir kıyafet yapmışızdır, o artist de çok beğeniliyordur ülkemiz tarafından. Ve işte o elbise, işte Emel Sayın elbisesi, Ajda Pekkan küpeleri, Ajda Pekkan saçları, işte bu şekilde bir couture akım olabilir ama ben Türkiye’de böyle bir şey duymadım, zaten Türkiye’de geçmişi ne ki? Türkiye’de Yıldırım Bey sağ, ondan evveli Mualla, Canan Yaka’nın annesi, terzilikten gelen, hala herkes sağ, Cemil Bey sağlıklı ortalarda geziniyorlar. Sahaflara gittiğiniz zaman eski dergilere baktığınızda birçok eski markayı oralarda görürsünüz ama bize baktığınızda, işte biraz önce canlı yayın müşteriyi gördünüz. Para bende, geldim, randevumu aldım veya almadım, Valentino’nun veya bilmem kimin bir elbisesini gördüm. Siz bana ne yaparsınız? Böyle bir şey yok… Ülkede böyle bir sıkıntı var. Sonrası bunun ne olacak, üniversitelerde bu tasarım bölümleri falanla filanla bir nefes olacağız biz de.

“TERZİ KİM OLACAK?”

Peki genç tasarımcılarda bir ışık görüyor musunuz?

Şimdi genç yaşlı olayını da karıştırıyorum. Özgür Masur komşum genç.

Ama o kendini kanıtlamış bir modacı, ben daha çok amatör olup keşfedilmeyi bekleyenlerden bahsediyorum?

Görüyorum mesela, çok beğendiğim bir tasarımcı, Selim Baklacı var, bu sene son görüşmemizde Fashion Week’te yer alamayacağını söyledi, geçen sene katılmıştı, bu sene maddi durumlardan katılamadı. Yani böyle birileri dururken birilerinin karıları kızları modacı diye geziyor. Bir de üniversitelerden gelen arkadaşlar oluyor. Üniversiteleri falan önemli değil, önemli olan, Allah’tan gelme o ses onlarda var mı, o yeteneğe haizler mi bunu önemsiyorum. Öğretmeyi de seven bir insanım, ne öğretebilirim buna diye bakıyorum. Bu gelenler de, bir dört seneden bahsediyorum; 3 tane çıkar ya da çıkmaz benim beğendiğim. Bir tanesi vardı, liseli bir de bu, “Oğlum” dedim, “Sen her boş vakit bulduğunda gel. Gel sen benim çırağım ol” dedim. Kısa bir süre sonra dedi ki: “Tanju Bey ben daha ne kadar kumaşçılara gideceğim?”. Ben kumaşçılardan o kadar çok şey öğrendim ki. Sanatla ilgili her şeyin bir yetenek sınavından mutlak geçmesi gerektiğine inanıyorum. Geçiren adamları da çok önemsiyorum. Okuldaki öğretmenleri de çok yeterli bulmuyorum. Yani, kafi olmadığı gibi tasarımcılarla ilgili bölümün; terzi kim olacak arkadaşlar? Bunu söyleyin bana. Ben bir terzi olmadan beş para etmem. E şimdi terzi kim olacak? Senin kızın modacı olmak istiyor, onun kızı modacı olmak istiyor. Yalnızca çizmek istiyorlar. Sadece çizim olsa, büyük resimler çizebilecek ressamlar çağırır, onlara çizdiririm. E ben ne istiyorum? İğnesi elinde olan, iğnesi ile şövalyelik yapan adam arıyorum kendime. Çünkü yetenek sizsiniz kelimesi burada çok uyuyor yani. Utanıyorum bazen onların böyle sıraları meşgul etmelerinden. Fakat bizim zamanımızda ne Fashion Week’ler vardı ne bir şey. Devler vardı. Bu devler de Allah muhafaza yani, zor bir dönem, mesela benim elimden kimse tutup sen buralara gel demedi. Tek elbiseyle gündem yapmış bir adamım; defilerle de bir yere gelmiş biri de değilim. Terziliğimi yaptım, tek elbisemi yaptım; beğenildi, başka elbisemi yaptım. Ama neden böyle oldu? Devler varken o dönemde; terziler vardı, büyük modaistler vardı, onların yanında yetişme şansım oldu. İşimin mutfağıyla ilgili belki alaylı olduğumdan belki bir terimde takılabilirim veya had ve cahilliğimi bilebilirim, ama dikişte tokat atarım, döverim adamı. Eskisiyle de yenisiyle de kavga edebilirim. Ben iyi bir orkestra şefi oldum, çünkü herkesten bir şeyler öğrendim o dönemlerde. Şimdi çocuk dersini okuyor, üniversiteyi nasıl okuduğu aşikar, ondan sonra geliyor çırak olmak istiyor. Bazılarının babaları çoktan dükkanlarının anahtarlarını koydu bile önlerine. E ne olacak? Olsun kötüler de olsun, eskiden en azından bunlar yoktu, tasarım bölümleri yoktu. Bunlar da olsun bir sular bulansın elbet durulur diyorum. Söz hakkımızın olabileceğini düşünüyorum. Ecdada baktığın zaman ufacık kumaş parçalarını bile değerlendiren, iğne oyası bilen, dikiş bilen, örgü ören, örgülere isimler koyan, böyle bir ecdattan gelmekteyiz. Sizin de çevrenizde vardır illa ki, böyle bir sanatkarlar topluluğu var, ama bakalım çocuklarından, torunlarından olacak mı? Okullar falan, ama tabi o yeteneğin olması lazım. Ses yok şarkıcı gibi bir şey. Ama biz ülke olarak sesi olmayan insanlar da dinledik.

Eğitmenlik konusunda, bir üniversiteden size teklif gelirse, hoca olma konusunda?

İnanılmaz öğretmen olmayı seviyorum. Bir kere bir kurstan bize teklif geldi. Orada 9 mezunumuz oldu. İlk gideceğim zaman çok heyecanlıydım. Sonra yaptım tabi, çok da keyif aldım. Yaptığım da şuydu, burada ne yapıyorsam orada arada onu da gösterdim. Konferansa arkadaşlar da getirdim, buhar makinesi nedir ne değildir gibi şeyleri de öğrettim; yani bir okuldan mezun olmuş stajyerin buralara gidip gelme kısımlarını orada göstermiş oldum. Bence ben değil bütün tasarımcılar; konferans kafi değil, zaman ayrılmalı böyle şeylere.

“EĞER KARŞIMA YÜREĞİMİ HOPLATACAK BİR KIZ ÇIKARSA EVLENİRİM”

Muhafazakar yanınızdan bahsetmek istiyorum öncelikle. Şu anda kendinizi aseksüel mi kabul ediyorsunuz öncelikle onu öğrenmek istiyoruz?

Söyleyeyim. Aseksüellik, gaylikten sonra bana inanılmaz lezzetli geldi.

Bir yerde önce modern eşcinsel sonra aseksüel demişsiniz de.

38 yaşına kadar yaşam biçimim eşcinsellik. 38 yaşından sonra sevgiyle, 38 yaşından sonra kendi arzumla ettiğim tövbelerimle birlikte bu tarafa geçtiğimde, ay ben ne kadar yoruluyormuşum gaylikten, göz yorgunluğu, o yorgunluğu, bu yorgunluğu… O kadar lezzetli bir yermiş burası. Geçiş döneminde aseksüel yaşamak zorundasınız. Sonra şimdi eğer karşıma yüreğimi hoplatacak bir kız çıkarsa evlenirim. Hatta bir iki böyle düşündüm ama sonradan vazgeçtiklerim oldu. Fakat şunu da unutmamak lazım, o tarafta da benim arkadaşlarım, yaşanmışlıklarım var. Nasıl terzilikle ilgili bir şey sorulduğunda tokadı çakarım dedim, aynı şekilde de eşcinsellik tokadını da çakarım, çok iyi bilirim. Ama şu anki yaşantından razı mısın diye sorarsan, yani ancak bu kadar keyifli olabilirdi. Ben iyi ki de böyle bir farkındalığa girmişim, iyi ki böyle bir şeyin kararına varmışım. Çok şükrediyorum Rabbime. Muhafazakarlığa da gelince bu ülkedeki muhafazakarlık kelimesinin karşıtının ne olduğunu da artık bilmiyorum. Ben iktidar partisi AKP’ye oy verdim. Ben 40 yaşına kadar oy vermedim. İlk defa birine oy verdim. Erdoğan’a oy verdim ben. Ben onun tayfasına oy vermedim. Siyasetten hiç anlamayan bir adamım ben. Baktım karşısında biri var mı? Bulamadım. En doğrusu budur diye verdim, fakat benim muhafazakarlığım okuduğum Kur’an’la, Kur’an-ı Kerim’den anladığımla orantılıdır. Öbür türlü beni ne kapalı kadın ne açık kadın beni ilgilendirir. Benim çok sevdiğim ateist komşum da oldu. Rabbim ateistin üstünde bile kendini o kadar güzel nakşeder ve gösterir ki. Ben aşk yolculuğundan memnun kaldım. Ben namaz kılan adama “Euzübillahi mineşşeytanirracim ne demek” diye soruyorum, bilmiyor. E Kur’an-ı Kerim’in başı daha lan bu. Nereden bilsin o zaman Rahman’ı? Rahman, kategorize etmeyendir. Mesela itici insanlarla da tanıştım. Benim bir travesti arkadaşım var dediğim zaman buz kesiyor, ama Bülent Ersoy benim müşterim olduğunda onun etrafında Bülent Hanım Bülent Hanım diye dolaşıyorlar.

Bu konuyla ilgili, mesela kadına şiddet konusunda Örce Kadın koleksiyonunu yaptınız. Eşcinseller için böyle bir şey yapılabilir mi? Sonuçta toplum önünde bu konuya yakın olup sözü geçebilen kişilerdensiniz.

Ben eşcinsellere birine belki bir kelime söyleyebilirim diye televizyona çıktım Saba Tümer’e. Çünkü bilinen bir eşcinsel bir kelime söyleyebilmekte. Şimdi çok kelimelerim olabilir ama biraz daha vaktim geçsin. “Hala Tanju bir şeyler yapıyor mu?” diye soruyorlar çünkü bana. Şimdi değil bunu konuşma zamanım. Benden dökülen arkadaşlarım geri dönüyor bana. Biraz daha zaman geçsin. Mesela eşcinsel dilini bilirim. Hala görüştüğüm eşcinsel arkadaşlarım da var. Ama onlar bilirler artık benim yanımda fazla bir muhabbet edemeyeceklerini. Çünkü ben o muhabbette değilim. O muhabbetten kopmak çok zor. Allah kolaylık versin, ama kopma kararını verip de, sen Allah’ın, Tanrı’nın, Rabbin kapısını samimi bir şekilde çalacaksın da, o açmayacak. İbadette nefs çok önemli. Ben de bütün nefsleri koydum önüme. Sonra dedim ki ben en büyüğünün kafasını koparayım. En küçüğü bile çok zor. Nefsle siz et ve tırnak gibisiniz, çok zor. Bazıları ufağından başlar, ben büyüğünden bıraktım. Sonra sigarayı bıraktım. Alkolü zaten hemen bıraktım. Domuz etiyle alakam yoktu. Ama geçenlerde bir yeğenim dedi ki bana, “Namazların senin egonu ne zaman törpüleyecek?” dedi. 5 sene namazımı kıldım. Bir travesti arkadaşım, bir karar verdi gay olmaya, çok önemli bir düzeni kırdı, ben onu bırakmamaya karar verdim, çok da IQ’su yüksek bir arkadaş, ben de hep ısrar ediyordum sen namaza başlasan da ben de abdalın olsam diye. Namaza başladı mı çocuk bir gün? Bir gün internet karşısında uyuyakalıp uyanıyor ve diyor ki ben musaf olacağım, yani Kur’an-ı Kerim’i baştan sona ezberleyeceğim. Öyle bir IQ. Daha önce Hrıstiyanlığı denemiş. Ve bana bir şey sordu. Birine bir şey sorduğunuzda o bilmiyorum cevabını verene kadar siz cevabınızı kendiniz bulursunuz ya. Soruyu sordu suratıma şap diye yapıştı bilmemek. Tu dedi yazık senin kıldığın namaza dedi. Sen dedi anlamadan bir de televizyonda inançlı bir adam olduğunu anlatıyorsun dedi. O gün bana bir şey öğretti. Ben nasıl bir aşkla kılıyormuşum ki namazı... Liste yaptım ben de neleri bilip bilmediğimi. Arapça Kur’an öğrendim, Türkçe okuma gayretindeyim. Varsayalım çocuğum hastalandı, dolabımdaki ilaçları anlamak için Türkçe okumalıyım. O da bu şekilde. Bütün bildiklerimi bilmediklerimi kenarına not aldım. İnşallah son nefesime kadar tövbelerime sahip kalabilirim ve her insanın olduğu gibi cennete aday olma hakkım olur. Ak ve kara halattan ben ak olanı seçtim. Rabbime diyorum ki sen bu benim seçtiğim ak halatı bırakmazsan ben hiç bırakmam. İblise bir dakika dur diyorum. Benim Rabbim senin de Rabbin diyorum.

38 yaşınızdayken bu olayı tetikleyen bir şey oldu mu peki?

Bodrum’daki bir arkadaşım telefonda bana “Ben Kur’an okuyorum” dedi. Ben arada sırada namazları olan, ailesi tesettürlü değil ama anneannesinden bir Kur’an-ı Kerim sesi duymuş bir adamım. O arkadaşım da boy abdesti falan bile almayan bir arkadaşım. Onun demesi çok önemli oldu, başka biri deseydi çarpmazdı. O “Ben okuyorum” deyince şok oldum. Ona şok olurken, bana da hiç okumadığım geldi; ilk 10 sayfayı okudum. “Okuyor musun” dedi bana arayıp, ben çoktan bırakmıştım, “Bana göre olmadı” dedim. “Okuyorum” dedim, yalan! Ama okumaya devam etmeye karar verdim. Belli bir noktadan sonra matematik seni alıyor içine zaten. Samimiyetiyle çekmeye başlıyor. Hurafe koleksiyonunda biliyorsunuz Arap harfleri kullandım. Bakara 186’ta Allah diyor ki, kullarım beni sana sorarsa, ben çok yakınım. Bazı zamanlarda evimde oturup Kur’an okuyorum bütün gün. Evi tutma sebebim de; bir arkadaşımın evi, orada partiler yapacağız, delireceğiz yani. Allah orada bana hiç parti nasip etmedi. Bodrum’daki arkadaşım geldi, hiçbir gün bana hacı hoca tayin etmedi. O samimiyette dediğiniz soruya gelmiş olduk. Lut kavmi hakkındaki kısımları okuyunca falan tabi etkilendim.

“Eğer ben By Tanju Babacan Tesettür diye bir mağaza açsaydım…”

Bir de muhafazakarlaşan toplumda sizin de bu muhafazakarlığa uyduğunuz şeklinde eleştiriler var?

Hep şuna sığındım, eğer ben By Tanju Babacan Tesettür diye bir mağaza açsaydım, arabaların biri gelir biri giderdi. Bir sürü hanım da çalıştırırdık tesettürlü. Bir sürü mailler aldık “Allah yar ve yardımcın olsun” diye, bir sürü tebrikler, dualar aldık. Yani reklam kokmayan saf bir şey aldık, ve bunu öyle güzel kullanabilirdik ki, hemen mağazayı açabilirdik. Hurafe koleksiyonu evrensel bir şey, asla sadece muhafazakar kesime yönelik değil. Vav harfi yakın geldi sadece. Sonra da Ben Buraya Çıplak Geldim oldu zaten. Ben frapanlığımı da baştan sona kapalı bir elbisede de verebileceğimi gösteriyorum. Ki zaten eskiden kendini kapatmış bir zümre vardı, şimdi onların hepsi ortaya döküldü ve bir tüketim başladı, ve bu insanların da bir arz talebi var, yapmayalım mı elbise? Tabi ki yapacağız.

Tanju koleksiyonu ne oldu acaba?

Birçok Tanju devreye girince onu öteledik. Çok sağlam bir matematik, akorların çok iyi basması gerekiyor onun için.

“İMİTASYON KÜRK PIRIL PIRIL, SICAK MI SICAK, VE SİZ BUNA İSTEDİĞİNİZ DESENİ İŞLEYEBİLİRSİNİZ”


Kürk konusundaki düşüncelerinizi alabilir miyiz? Nil Karaibrahimgil’in giydiği imitasyon kürk tasarımınız hakkında Bülent Ersoy “Bana gerçeğini yapacaklar” dedi mesela bir röportajda?

Bülent Hanım diyebilir, yaptı demesi başka bir şey. Ben çok zaman önce Sigarayla Savaşanlar Derneği’yle yaptığım bir etkinlikte sigarayı bıraktım dedim. Artık sakızımı koyabileceğim bir sigara jelatinim yok mesela. HAYTAP ile gerçekleştirdiğim bir etkinlikten de önce artık kürk yapmayacağım dedim. Daha önce kullandım, Rusya Sibirya gibi Balkan ülkelerine manto koleksiyonu yaptım çünkü. Soğuklardan ötürü kürk tercih ediyorlar orada ama ben uzun zamandır kürk yapmıyorum. Bülent Hanım değil Bülent Hanım’ın dedesi gelse kürk yapmıyoruz biz. Kürkçü değiliz. Fakat podyuma kürk koymak teşvik edici midir noktasındaki yaklaşımlar konusunda “Öldürerek değil ördürerek giyiniz” dedik, çünkü bütün imite kürklerin altı örmedir. Ve kürkü bir de dekupe edip üstüne bir de yumurta motiflerini yerleştirdim, aplike değil de iki ayrı kürkü birbirine monte ettirdim. Orada şunu verdim, “İmitasyon kürk pırıl pırıl, sıcak mı sıcak, ve siz buna istediğiniz deseni işleyebilirsiniz”. Bülent Hanım’ın basın bültenlerinden haberi var mıydı yok muydu bilemiyorum ama bu kadar umumiyetin karşı geldiği bir hadisede, arı kovanına çomak sokmak gibi bir durumu var, o diyor ki “Balık bile yemeyin o zaman”, “Deri çanta, ayakkabı bile kullanmayınız” diyor ama ben bu tartışmaların içinde olmaktan ziyade ben üzülüyorum, bunların içinde olmak istemem. Bu arada samimiyetle söylüyorum benimle röportaj yapan insanlarda soru sorunu var, ata ata renkleri soruyor bana, yani çok memnunum sorularınızdan.

“MODA BENİM MASTÜRBASYONUM”

Moda benim hobim. Mastürbasyonum diyelim, ne derseniz diyin. Bu konudaki şeyi vücut atmak istiyor ve tasarımdan çok keyif alıyorum. Şu anki nesilden memnun değilim ama iPadlerle büyüyen, 6-7 yaşlarındaki okulları İngilizce olan çocuklardan ümitliyim tasarımda.

Dünya üzerinde, tasarımlarda bir geriye dönüş var, 60’lara, 70’lere; artık özgün tasarımlar çıkmıyor gibi. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Hz. Adem’den beri insanlar giydiriliyor. Bu kadar zamandır sadece iki kol var. Bu iki kolun üzerine yap yap, yap yap, akorlar birbirine benzemeye başlayacak. Teknoloji ile birlikte hep bir ilerleme var, dikişte ise ancak dikiş kaliteni ileri taşırsın. Bir kolun üzerine bir sürü insan, üniversite düşünsün, benzeyecek illa. Chanel’den, Dior’dan sonra bitti bunlar. Ona bugün yaşadığın enerjini yüklersin, o başka bir renk anlatır, seni anlatır biraz.
 
Gizem Meriç’in 2010’da Miss Universe’de giydiği Türkiye adlı giysi hakkındaki eleştiriler konusundaki düşünceniz peki?

Ben bu kıyafeti başka bir yarışmaya yaptım ve Çin’den birincilik alıp geldi. Ben o kıyafeti gönderirken zaten o birincimdi. Ki üstü sikke olan bir giysinin altının da ona uyması gerekiyor. Hani bikiniyle çıkaramazdım onu. Saçma sapan bir transparanlığa da gerek yoktu, ki ben çok iyi transparan yaparım.


Sizce deadline tasarımı öldürür mü?

Benim buraya 1.5 saat uzaklıkta bir köyüm var. Bazen diyorum orada bir atölyem olsa, orada kızları alsam yanıma çalıştırsam, oradan yapıp yapıp buraya göndersem kim bilir neler olur o zaman. Sen beni işte şu kadar zaman gönder bir yere, yapayım. Toprak bile nadasta olduğu zaman başka şeyler çıkarıyor. Nişantaşı’ndasınız, atölyeniz, yeriniz belli. Ama şu da var, asıl o kısa zamanda bunu yapabiliyorsan değerli. Ben bizim defileden sonra bir defileye girdim, nasıl yavan geliyor arkayı bildikten sonra. Defileden sonra rahat rahat otursak sonraki defilede bunu beğendim beğenmedim diyebilsek istedik ama zahmeti bildiğimizden tabi yapamadık, bir de benden sonraki arkadaşın kıyafetleri hakkında çok iyi konuşamayacağım. Ekip işi bu, senin orada çıkardığın bir ünlü varsa, ünlü konukların varsa, ama elbiselerinde fermuarlar S yapa yapa geliyorsa, dikişlerin berbatsa; kapa bu dükkanı, yapma bu işi. Bilenler toplanmaya başladı artık, gerçi bilenler de tartışılır. Kumaş çok önemli değil ama dikişi çok önemsiyorum. Birini yaşıyorum zaten, ömrüm yetiştirerek geçiyor. Belki o yüzden istiyorum böyle rahat rahat yapabilsem, tavuk yumurtadan nasıl çıkar görsem, domatesin patlamasını seyretsem. Avrupa’da gezeyim falan demiyorum, köyümde, özümden çıkanı çıkarmak derdim.

Benimle Dans Eder Misin gibi yarışmalara tasarım yapmıştınız. Bundan sonra yapmaya devam eder misiniz?

Bundan sonra yapacak gibi gözükmüyoruz çünkü Türkiye’deki prodüksiyonlar bu konuya çok para harcamak istemiyorlar, ancak bizim de kalitemiz belli tabi. Ülke olarak dans yarışması olsun, şarkı yarışması olsun bu konularda başarılı isimleri izlememiz gerekli diye düşünüyorum; çok gereksiz yarışmalar oluyor. Güzel işlere imza atmak istiyorum ancak o müzikaller, televizyon şovları ülkemizde yok ve hala bütçeleri kısmak niyetindeler.

Mesela dizilerde çok söz edilen parçalarınız oluyor, Nil Karaibrahimgil’in Yalan Dünya’da giydiği gibi, ancak sizin adınızı duyamıyoruz Tanju Babacan’ın tasarımı diye çok, kendi kararınız mı?

Bazen su kovayla dökülmese de, sızıyor. Size kadar geliyor, siz de buraya kadar geliyorsunuz. Hiç öyle paniklerim yok benim. Söylenirse seviniyoruz tabi ama söylenmese de önemli değil. Bizim söyleme hakkımız var artık, biz derken artık baya bir kalabalığız ve ben bunu yaptım diyebiliyoruz elimizdeki oyuncaklarla. Mesela Nil’de gerçekleştirdiğim performansta birçok kişinin dikkatini çektim, bazılarının çekmesi hiç önemli olmuyor ama bazı insanların dikkatini çekmek de beni mutlu ediyor, mesela Biricik Suden çok beğendiğini söylemişti ve çok mutlu olmuştum.


Çalışmaktan en çok keyif aldığınız isimler peki?

Aldığım kişiler var ama bakalım o yaptığım elbiseden ya da projeden mutluluk duyuyor muyum? Ama Nil Karaibrahimgil sanırım tüm tasarımcıların en rahat çalışabileceği kişidir. O dev markasının altında gerçekten zarif, nazik, emeği geçenlere övgüsünü bilen, takdirli biri. Annesi de terzilik bilen bir hanım. Güngörmüş bir insan ve davranışı  da o doğrultuda. Zor müşteriler de oluyor bizde tabi, ama kolay müşteri de çok geliyor tabi. Kolay derken pek bilmeden gelenler. Zor olanlar da oluyor, biz zorları seviyoruz diyelim.

“SAHTE BİR SAKALIM VAR, HANİ KESSEM SAKALLARIMI, TAKARIM ONU GEZERİM”


Sakal konusunda, 4 günde bir boyattığınızı söylemişsiniz. 4 günde bir boyatmak zor oluyor mu, sıkıldığınız oluyor mu? Kariyerinizin sonuna kadar kırmızı sakalla mı göreceğiz sizi?

Bu kararı ben verdim ve yaptırdım. Meşakkatli, zor ama suratınızda bir renk olması nedeniyle kendinizi renkli hissediyorsunuz. Mesela siz geldiniz ya, kendimi iyi göstermek zorunda değilim, dip boyam olmasın, kırmızı haliyle yeter. Gülruz Sururi’nin gözlerinden aklıma geldi, kişinin özelliği gibi denebilir. Bir başkaldırı sonrası bu sakal oldu, şimdi de markalaştı Red Beard olarak, memnunum. Bana “Eyvah, daha hiç boyamazsın” diyenler oldu, belki bir gün boyarım, Red Beard da devam eder, böyle de bir anı olur bize. Fakat sahte bir sakalım var, hani kessem sakallarımı, takarım onu gezerim yine de.

Red Beard markasının gideceği yer neresi peki?

Red Beard logosu
Ben mutfaktaki aşçıyım arkadaşlar. Ben zaten tasarım bölümündeyim. Ama en çok atölyeyle, kişilerle muhattap olacak kişiyim ancak marka ile uğraşacak kişi değilim, bir de 44 yaşında olduğumdan dolayı. Bu bir yere getirdiğimiz marka konusunda bir zamandan sonra Burçin Bey devreye girdi, evet dayısıyım ben onun, bu markayı sırtlanabileceğini gördük zaman içinde, bu meşrefte pişti. Bir müddet sonra çok rahat hissettim böyle olunca. Beni ilgilendirmeyen bir şeyden haberim olmuyor, olanlar da çok iyi düzenlenmiş oluyor Burçin Bey sayesinde. Markanın devamlılığını Burçin Bey biliyor, o cevap verebilir bu soruya.

Burçin İnan Özel: Bir senedir aşağı yukarı aklımızdaydı, kurumsal hazırlık bu seneye denk geldi, 7-8 aydır uğraşıyorduk. Bayilik vermeye başladık. 2011’de 630 küsür tasarım yaptı bu ofis. Ki hepsi özgün tasarımlar. Dans yarışmalarına gidenler, abiyeler, casuallar, takımlar… Büyük markalar bile 500 üzerinde tasarım yapmıyorlar ki buna kozmetikte çıkardıkları krem bile dahil. Biraz acaba bu birikimi harcıyor muyuz, insanlar anlıyor mu diye düşünmeye başladık. İnsanlar empatiden yoksun ve bu yanlış anlaşılmalara neden oluyor. Tasarımların anlaşılamadığına inanmaya başladık ve hazır giyime girmeye karar verdik 2012’de. Konfeksiyon diyemiyoruz, çünkü üst segment. 20 yılın sonunda bugün kendiliğinden oluşan bir kaşe var, biraz kumaş gibi değişkenlerden etkilenen ve tabi tasarım, emek gibi etkenler var da; biraz daha alt segment olsun istedik. Kurumsallaşma yönünde de Red Beard isminin uygun olacağına karar verdik. Kızıl insanlar da kendilerine Red Hair değil Red Beard der mesela, oturmuş bir ad. Biz de tekstil alanında böyle bir eksiklik gördük ve patentini aldık. Segment Vakko segmentine yakın olacak, Türkiye’de Vakko giyen kadının alabileceği seviyede, kalitede ürünler olacak. Bu fiyat segmentinde bir marka oluşturmak istedik bakalım ne olacak, şimdi iki koleksiyonumuz var, Hurafe ve Mercedes Benz Fashion Week İstanbul’daki defilede yer alan koleksiyonumuz. Bir sene bilançoları gördükten sonra tabi kararlar vermek istiyoruz ama planlarımızda büyük bir yatırım şirketine açmak da var, trendleri belirleyen büyük bir marka olmak da. Birçok alternatif var, şimdilik bu yıl için sadece bayilik veriyoruz. Bu ay sonu itibariyle açıklamalar gerçekleşecek. Türkiye genelinde konuştuğumuz yerler var, gelecek seneden itibaren de franchise vermeyi düşünüyoruz. Ondan sonra da göreceğiz nereye gideceğini. Logo güzel oldu, kurumsal yapıyı beğeniyoruz ama bir sene sonra www.n11.com sitesinde. Her markanın yer alabileceği büyük bir oluşum. Televizyon reklamları başlayacak şimdi, 500 milyon TL’lik bir reklam bütçesi ayırmışlar bu konuya, sitede markaları yer alan tasarımcıların ortak defileleri falan olacak. Nisan-Mayıs itibariyle sık sık duyarsınız diye düşünüyoruz. İnternet bizim tekrar sektöre sarılmamızda, kurumsallaşmamızda etkili oldu. Sosyal medyayı iyi kullandığımızı düşünüyoruz açıkçası. Çok fazla PR şirketleriyle çalışmıyoruz, bir şeyin çok fazla yayılması için çaba sarfetmiyoruz. Kendiliğinden iyi bir şeyin yayılabileceğini düşünüyoruz ve internete güveniyoruz. İnternet kullanımımız PR’dan ziyade şeffaflık üzerine. Biz Nil Karaibrahimgil’i ticari bir meta olarak kullanmak istemedik mesela. Herkesin ortak fikirlerini beyan edebildiği bir ortam var internette ve yapmış olduğunuz şeyi yatırım yapmaksızın sizinle ilgilenenlere paylaşabiliyorsunuz. Doğru bilgiyi seçip analiz eden kişiler de ulaşabiliyor ve o kadarı da yeter bize, biz Koton kadar alt segmentte, ucuz diyebileceğimiz fiyatlarda ürünler üretecek bir ekip değiliz. Kaliteli kumaşlarla, elit ve şık kadına hitap edecek ürünler yapmaktayız, ileride ne olur bilemiyoruz. Sponsorsuz girdik mesela defileye de Mercedes Benz Fashion Week İstanbul’da, tabi iplik, kuaför ve makyaj dışında, bir ana sponsor şeklinde sponsor olmadan. Markanın öne çıkmasını diledik ve ileride bir yatırım, ortaklık veya devlet desteği şeklinde ilerleyebiliriz. Sakalı değişebilir tabi, bir baskım yok ona. İnterneti çok değerli buluyoruz, bu hafta online alışveriş başladı.

Tanju Babacan: Ben devletin kesinlikle desteği olması gerektiğini düşünüyorum.

Burçin İnan Özel: Veriyorlar destek ama tabi İstanbul’da devlet desteği konusu bölgeye dayalı olarak en düşük derecede. Bu yoğunluğumuz da varken devlet desteği için uğraşmak zor gözüküyor ancak göreceğiz markanın durumuna göre, Red Beard çok yeni. Aralık’ta çekimleri yaptık Tanzanya’da, şimdi daha yeniyiz. 2013’teki durumu görüp ona göre hareket edeceğiz. Ancak markamız recyclable olacak. Hiçbir şekilde doğaya zararı olan malzemeler kullanılmayacak, kurumsal paketlemeler gibi; her şeyin organik olmasına çalışılacak. Şu anda organik teknoloji elegant çalışmaya çok elverişli değil, baskı stillerinde falan gelişmeler var. Bugün bir Galliano etiketi gördüğünüz ürünü ekodizayn kullanarak ortaya çıkarabileceğiniz bir teknoloji geliyor. Herhalde bizim markamız bu alanı sahiplenecek, çünkü bütün hazırlığı ona göre yapıyoruz. Bundan sonraki koleksiyonlarımızda da evrensel değerlere sahip çıkan bir marka yüzü oluşturmak istiyoruz. Daha yapmacık konular yerine herkesi kapsayan konular seçip vizyonu olan bir marka yaratmak istiyoruz, Red Beard dendiğinde vizyonu ve misyonu belli ve şeffaf bir marka olup, ilk bilançomuzu aldıktan sonra muhasebe kayıtları da dahil internetten her şeyi açık şekilde paylaşan bir marka olmak istiyoruz.

Mesela iPhone kılıfı gibi aksesuarlar tasarlamayı düşünüyor musunuz peki?

Tanju Babacan: (Gülerek) Nereden aklına geldi? Bu ülkede, Çanakkale Harbi’nde bir mayın hadisesi var, o mayınla ilgili paşa bir rüya görüyor, gidiyor diyor “Mayınımız kalmadı”. “Mayınımız yok, sadece Osmanlı’nın yaptığı mayınlar kaldı ama ona güvenmiyoruz” diyorlar ona. Ve savaşı kazanmamızın en büyük nedenlerinden biri, o güvenmeyip kenara bıraktıkları mayınlar dizilmiş en son. Yani Osmanlı yaptı bunu bu patlamaz diye baktıkları hadiseler. Şimdi Türk tasarımcıların bir telefon kılıfını tasarlaması için biraz daha zaman gerekli diye bakıyorum ben. Başka şeyler olabilir diye bakıyorum. Dünya markalarının koleksiyonunu takip edip, Valentino’nun tasarımını bir Türk tasarımcısına yaptırmaya çalışıyorlar. Neyin ne demek olduğunu bilmeyen bir alıcı zümre var ortada. Külodunuzun lastiğinde Valentino yazmasıyla, Tanju Babacan yazmasında komik bir farklılık var diye bakıyorum. Ben kendimi küçümsedim bir an bilmiyorum. Ben bir mutfağa girip o mutfaktaki ustalarıyla kısa bir zaman geçirip ürün ne olursa olsun onu tasarlamaya haiz bir insanım. Ancak, tasarladığım bu ülkede ne kadar geçer akçedir o da ayrı mesele.

Vakit ayırdığı için Tanju Babacan'a, bu ropörtajın gerçekleşmesini sağladığı için Burçin İnan Özel'e ve röportajda bana eşlik eden arkadaşım İpek Kavasoğlu'na çok teşekkürler. 







No comments:

Post a Comment

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...