Thursday, September 20, 2018

Tanju Babacan Röportajı

Bu röportaj ilk olarak 27 Ocak 2014'te Boğaziçi Üniversitesi Moda Topluluğu'nun websitesi olan bounmoda.com adresinde yayınlanmıştır.

Showrooma girdiğimizde Tanju Babacan’ı akordeon çalarken buluyoruz. Kısa ama şahane bir dinleti sonrası röportajımıza geçiyor, Tanju Babacan’ın moda tasarımcısı olma hikayesini kendi ağzından dinliyoruz:

Almanya’dan Türkiye’ye göç ettiğimiz zamandı. Sürekli elbiseler çizerdim ve Allah bana çok lüks bir şey yaşattı, tam akranım bir kuzen verdi bana. Bir kızın üzerine sürekli bir şeyler uygulayabiliyordum ve bir şeyler çizip hangisinin güzel durduğuna bakma durumundaydım. Mesela o çizimlerim bile yok ortada. Şimdi çocuğunuzun doğarkenki hali, beslenirkenki hali, her şeyinin videosu olması ne kadar büyük bir lüks. Velhasıl, liseye kadar varan dönemde, doğadan, ondan bundan faydalanarak beni fark ediyorlardı. Lisede öğretmenimiz bir ders verdi bize, vitrin dersi yapacağımızı söyledi. Daha hala uyanmış değildim, kimse uyanmış değildi. Ben de uyanamıyordum, bir hayal gücüm var ama. O yıllarda annem babam dönünce bir yüncü dükkanları oldu, manifaturacı diyelim. Aslında baktığınızda güzel bir yerdeyim, mesleğimle ilgili bir yerdeyim; renklerin içindeyim, düğmelerin içindeyim. Eski Alman kataloglarını dekupe ederek, altlarına bir şeyler yapıştırarak ne kadar kumaş bulursam onları kullanarak üç boyutlu bir vitrin resmi yaptım ve öğretmenim bana ilk sıcak kelimeyi söyledi, “Sen stilist olmalısın.” dedi. Stilist parlak bir kelime ama stilistin ne demek olduğunu bilmiyordum. Çünkü bu ülkenin büyük bir kesimi stilistin ne demek olduğunu bilmiyordu.

“PARAM OLMADIĞI İÇİN İLK ÖDÜLÜMÜ ALMAYA OTOSTOP ÇEKEREK GİTTİM”

Sonra benim için hemen okul bitti, burası şimdi üzücü olan bölümü. Çünkü üniversitelerde tasarım bölümü yoktu.  Velhasıl o dönemin en iyi kursunu araştırdık. O dönemin en iyi kursuna gittim, çizimlerimi gösterdiğim an beni kabul ettiler, Mediha Ener’dir bu, dönemin önemli bir etiketidir ve modelistliğe de gitmek zorunda olduğumu anlattılar bana. Düşünsenize, keyifsiz yani sadece çizecektim her şeyi, şu an bu konuda eğitim gören insanların yanlış yaptıkları gibi. Mezun olana kadar orada tüm performanslarımı gösterdim, yapılabilecek her şeyi yaptım. Sonra Türkiye Giyim ve Sanayiciler Derneği’nin yarışmasına katıldım. Karmada 12, erkeklerde 1. Olarak Vitali Hakko’nun elinden ödülümü aldım. Fakat Vitali Hakko’dan ödülümü almaya giderken, otostopla gitmek zorunda kaldım çünkü yol param yoktu. Hatta gittiğim kursu dahi yarım bırakmak zorunda kaldım. İki hafta sonra kursun müdürünün, eve geldiğimde evde oturduğunu gördüm. Anneme şöyle bir şey diyordu: “Kevser hanım biz bütün öğrencilere gitmiyoruz. Bu kadar isteyen birinin gelmemesinde bir sorun olacağını düşündük.” Annemlerin o küçük dükkanları da kapanmıştı, yani artık okula gitme şansım yoktu. Bu kurs bana sponsor oldu ama yol parama sponsor olmadı. O yüzden ömrüm otostopla geçti zaten, o da zevkli bir bölümüydü. Velhasıl ödülümü aldım, kısa bir süre sonra gazete ilanıyla bir iş buldum kendime. Bu iş anında kavga ettim. Okulda bana üstün diyorlardı ama ben zaten sınav sonu finalime “tanıdığınız ünlü modacılar” arasına kendi adımı da yazmıştım.  Bana zaten Türkiye’nin ünlü bir modacısından, ona asistanlık yapmam adına, staj yapmam adına teklif geldiği zaman okulun etekleri zil çaldığında ben kabul etmediğimi söyledim, ben onun zaten meslektaşı olacaktım. Bizim zamanımızda öyle stajyer durumları falan yoktu. “Ben gidip onun altında çırak olmam.” dedim. Bunun üzerine İzzet Çapa fark etti, Gürnar Çapa da aynı şekilde ve orada çalışmaya başladım. Zamanla müşterilerle tam oldum zannediyordum ki ben kendime dükkan açtım. Müşteriler onlarındı, ben içeride çalışan herhangi bir piyondum. Sonra tekrar girdim. Modacılık serüvenim böyle başladı ve buraya kadar geldi ama geldiği yer daha doğum günüm değil. İnşallah ölüm günümde takdir ederler nereye geldiğimi diye düşünüyorum.

BuModa: Peki tasarım süreciniz nasıl ilerliyor?

Bir defile yaptığınız zaman bir konu belirlersiniz. O konudaki bütün akorları doğru basabiliyor musunuz? Bir kere rengi doğru veriyor musunuz? Oturan bütün kitleye en azından ikişer kıyafetiniz için “Ben bu elbiseyi giyebilirim” dedirtebiliyor musunuz? Bunun üzerindeki konuyu, baskınızla ya da kumaş seçiminizle veya falanla filanla konunun altını sağlamlaştırabiliyor musunuz? Konudaki detayları seçerken bütün bu organizasyona katılacak markaların da üzerine çıkabiliyor musunuz?

“SENİN DAYILIĞIN YUMURTAYA SÖKMEZ”

“Ben Buraya Çıplak Geldim” koleksiyonuma dönüyorum, yani Nil Karaibrahimgil var, o var, bu var, her şey var, Yaradan’ın yarattığı bir şey var. Ben ne demiştim; pırlantalı olsun tavan, düz tavan olsun, fukara ol, zengin ol, bu yumurtayı tak tak kırdın mı “şak” diye herkeste aynı patlar kardeşim. Senin dayılığın yumurtaya sökmez. Ardından ben geçen seneki koleksiyonumda dünya genelindeki pozitif mizahi başkaldırılar, siyasete bazıdan bazıya kadar varan çarpmalar ve Türkiye’de yaşadığımız için Türkiye’deki olaylar. Orada da bir ayrımcılık gördüm. İşte ne yaptık, Nilgün Öztürk hanımefendi ile desenleri beraber çalıştım, bir ressam tercih ettim. İşte ormanı, ağacı yaptık, biraz merdivenimsi hatlar olsun dedik. Ardından nereye bağladık, bazı slogansal yazıları da görüyorsunuz, her şeyi verdik. Ama finali yoktu. Krem şantisini koymadık. Ben bu ülkede namaz kılmadığım yıllardan namaz kıldığım yıllara kadar nüfus kağıdında İslam yazan, İslam’ın da referansının direkt Kur’an-ı Kerim olduğu bir ülkede baş kapanmanın sorun halinde oluşunun şaşkınlığındayım. Çünkü aramızda hangi cins, hangi ırk farklı, şu an oturuyoruz hep beraber. Hepimiz saygıda üç düğme varsa dört düğmeliyiz. Finalde arada bir tesettür kıyafet yaparak benden nemalanan veya medet uman bazı –gerçekten İslam olanlara saygı duyuyorum- bazı yavşaklara karşı bir tane tesettürlü kız çıkarıp da arada “Ben size de bunu yaparım, buradan da para kazanırız” diye bir harekete tenezzül bile etmedim. Bir eşarp kullanılacaksa finalinde yasak buydu diye bağlarım ama o kadar enteresan ki, bir bölümü “aa acaba niye yaptı”, bir bölümü “aa başörtüsüne ters mi geldi”. Size yazıklar olsun.



YENİ KOLEKSİYON: ASTROWINTER

Şimdiki koleksiyonda büyük bir doğum dönemimdeyim, yani sanki daha önceki koleksiyon hazırlıklarımdan daha bir gergin ve o gerginliğimi yumuşatmaya çalışıyorum. Astronomi yapalım dedik. Astrolojiyle astronominin karışıklığı da söz konusu olduğu için biz astronomi yapalım diye düşündük. “Astrowinter” taktık koleksiyonun adını, öyle görünüyor şu anda. Ve Türkiye Astronomi Derneği’nden danışmanlık alıyoruz. Onlar anlattıkça bir yönüm tasarıma nereden etki vurur diye bakıyor, ki o yönümden çok hoşlanmıyorum. Öbür yönümden de duruş, inanç, falan, filan doğrultusundaki insanlar bu muazzam matematiği anlattığında da çok büyük başka duygular yaşıyorum. Şimdi ben şimdiden söyleyeyim, ben ne yapsam beğenmeme ihtimalim yüksek. Dolayısıyla çok heyecanlıyım. Tatil yapıyorum, Yunanistan’a gidiyorum, Kartepe’ye gidiyorum, oraya gidiyorum, buraya gidiyorum. Gitme sebebim sırf hani kafamı birazcık toparlamak, böyle bir dönem atlatıyorum. Ben de öğrenciyim şimdi, heyecan ötesi heyecanlıyım. Bilmiyorum ne çıkacağını.

BuModa: Son koleksiyonda kare ve merdiven deseni ön plandaydı…

Nedeni kulisler. Evet ağaç her yerde var, ağaçlar söz konusu, ağaçlar Gezi olaylarından önce de söz konusuydu her yerde. Sonraki beyni başka şeylere işleyen gruptan bahsetmiyorum, terzi adamım, ben gittim oraya, terzi beynimle gittim. Ama bu terzi beynimle ne kadar büyük lezzetler gördüm. Ben oraya gittim, namaz kılan adam olarak gittim. Ben secde ettiğim zaman insanların nezaketini gördüm. Ben orada çok güzel bir şey gördüm. Ama ben onu görürken o gördüğümüzün bozulacağını da biliyordum. Keşke böyle olmasaydı, daha hızlı hareket etseydi bazı şeyler diye baktım. Ve oradayken kulisler. Kareler kulis. İnançlar, siyasetler, onlar, bunlar. Para kulisleri. Ağacın köküne yaşam, yaşamak olarak baktım, yukarıda ise bir sürü riya kulisleri diye baktım. Sonra da merdivenleri ve yazıları kullandım, finali de dediğim gibi eşarbı koymayı uygun gördüm. Orada bakın çok önemli bir şey var. “Yasak ne ayol” kemeri ile çıktım önce. Bu kemer ile çıkarken ben biliyorsunuz eşcinselliğine tövbe etmiş bir adamım. Benim tövbe etme referansım neresi? Yine Kur’an-ı Kerim. Kur’an-ı Kerim’in yasak dediği bir şeyde benim oraya “yasak ne ayol” yazısıyla çıkmam çok önemli bir şey.


“AYOL ZATEN EŞCİNSEL KELİMESİ DEĞİLDİR Kİ”

Ben eşarbı çıkarmadan evvel, oradaki birçok “eşcinsel” de, veya orada tanıdığım insanlar da böyle bir şey yazıp çıkmayacağımı biliyorlar. Bir, kardeşim sen bu ülkede olup, bütün sloganları görüp, yasak ne ayol diyip de, bilabedel standlarda karınlarımızı doyuran eşcinsel kardeşlerimi ayrı tutamazsın. İki, ben 38 sene zaten bu kulvarda koşmuş bir adamım. Nereden çıktığını bileceksin. Nasıl bir deprem, kaos, mutluluk, ıvır, zıvır, ne dersen, o an ben de onu mutlu yaşıyordum. Şu an ben onu mutlu yaşamadığım için orada mutlu yaşayana saygı gösteriyorum ama benim mutluluk anlayışım bu değil. Bir ileri kademeye de gittiğin zaman, ayol zaten eşcinsel kelimesi değildir ki. Ayol iki kadının kahve arasında “ay n’apıcaksın ayol” dediği muhabbettir. Türk filmlerinden beri gelen bir hadisedir, dön orada en finalinde, erkek eşarp takar mı? Takmaz. Kafamdaki eşarpı çıkarıyorum, yasak ne ayol. Onu da öyle bitirdik. Ben memnunum. Şimdikine hazırlanıyorum.


BuModa: Erkekler için de tasarımlar yaptınız…

4 parça yaptım, biri zaten mizahiydi. Erkek yapabiliyorum, erkek yapmayı seviyorum, ufak ufak erkek dokunuşları verebilirim. Bu da şu an bir erkek lineı hazırlığı içerisindeyiz sinyali olmasın. Bir yandan erkek hizmeti de veriyorum, çünkü benim erkek müşterilerim de var. Niçin olmasın dedim, şimdi yine bir erkek kullanmayı düşünebilirim, arada gidip geliyorum. Kararsızım.

BuModa: Metalik tasarımlarınız dikkat çekiciydi.

Orada da kare ve dikdörtgenler devam ediyordu. Orada da yansıma veriyor, bu tür olaylarda farklı farklı yaşam biçimlerinizde olduğunuz halde böyle bir şeyde güzel ruhlar orada birbirine yansımaya başlar.


BuModa: Çanta tasarımlarınız da vardı. Onların Red Beard markası altında satışı düşünülüyor mu?

Hiç bilmiyorum onu. Biz bu arada biliyorsunuz Red Line diye her sene yapmak üzere hem Sevgililer Günü’ne hem de yeni yıl adına 8 parçalık koleksiyon hazırlamaya karar verdik. Red Line koleksiyonumuzun bu sene Bennu Gerede ve Arzu Yanardağ ile sunumunu yaptık. Önümüzdeki sene yine o kırmızılar olacak ve yine böyle bir kırmızı tuş basacağız.


BuModa: Peki son koleksiyonunuzla verdiğiniz mesajların ulaşması gereken yere ulaştığını düşünüyor musunuz?

Ben kendi adıma çok mutlu yaşadım ondan sonra. Ulaşan yerlere de ulaştığını düşünüyorum çünkü doğru noktalardan bazı telefonlar aldım. Ve ardından hemen o gün ve ertesi gün olmak üzere telefonlarımız durmadı, röportajla ilgili, dini gazeteler, dini olmayan gazeteler, her yerden teklif geldi, biz bir tek Cüneyt Özdemir 5N1K’ya katıldık çünkü orada kısa ve öz açıklama yapma ihtiyacı doğdu çünkü sağda solda Rabia işareti yaptığım söylendi. Öyle bir Rabia işaretim yok. Orada canlı yayında muhabbeti verdim, hedef ve amacımı söyledim. Ve bu konuyu da kapamak istedim. Ama biliyorsunuz sosyal medyada herkes bir tarafa yönlendiriyor.

BuModa: Önceki bir röportajınızda ilk defa AKP’ye oy verdim demiştiniz…

Politik gibi görünsem de apolitiğim. AKP’ye verdim oy evet, ilk verdiğim oydu. Şimdi ise düşünme kararındayım her insanda olduğu gibi, kime oy veririm bilmiyorum.

BuModa: Muhafazakar kesimdeki müşteri kitlenizi etkiledi mi bu koleksiyonunuz? Yanlış anlaşılmalar da olmuştur.

Bazılarını inanılmaz etkilediğini düşünüyorum. Ve bu etkilenmeden inanılmaz sevindiğimi bilmelerini isterim. Çünkü benim aşk yolculuğum içinde Müslümanlar da var, Hristiyanlar da. Ama böyle bir şeyi ben kabul etmiyorum, vicdani, insani hareketimdir bu. Dünyada gaz bombaları atılmasın, savaşlar olmasın. Bunu istemek kötü bir şey değil. Bu bir nikah da değil aramızda.

BuModa: Katıldığınız bir programda başı açık kadınlarda kapanamamamın ezikliği olabilir demiştiniz.

Şimdi televizyon programlarında başka bir enerji var tabi. Orada kafası açık bütün kadınları söylemedim. Çünkü o kafası açık kadınlardan zaten benim ailemde bir sürü var. Ama kafası açık bir kadın kafası kapalı bir kadınla sürekli uğraşma ihtiyacı duyuyorsa onda bir sorun var elbet. Ya kapanma gibi bir ezikliği var ya başka bir ezikliği var. Kapalı bir kadın da açık bir kadınla uğraşıyorsa aynı eziklik onda da var. Açık olanın da ezilmesini duyuyorum. Kapalı olanın da ezilmesini duyuyorum.

BuModa: Red Beard hakkındaki düşünceleriniz nedir? Markanızın son durumu nedir? 

Markanın son durumu hakkında Burçin İnan Özel cevap veriyor: Şu anda N11.com üzerinden satılıyor. Markamız doğa dostu, ve franchise vermeyi düşünüyoruz. Red Beard’ın bir alt lineı da düşünülüyor. Daha ileri zamanlarda demi-couture gibi linelar da olması düşünülüyor. Kısaca özetlemek gerekirse, Red Beard çevre dostu ve yapılanması süren bir marka.

Tanju Babacan: Red Beard markasını seviyorum, sakalımı da seviyorum kırmızı ama bu nereye kadar böyle devam eder? Hani bugün kuaförümü eziyorum, diyorum ki ben senden memnun değilim diyorum. Şunun bir hapını bulup yutup sonra kırmızı sakallı olmak isterim. Bir kere arada sakalımı siyaha boyadım. Yüzünüzde sürekli bir renge alışınca çok zor oluyor. Ama Red Beard markalaşma serüvenimde önemli bir karar noktası oldu. Yani böyle bir matematik yapmadan yapmıştım bunu. Ama şimdi yuvarlak toplar çizsem size, yuvarlak topların bir tanesine bir bıyık yapsam, şöyle pala bir bıyık, hangi modacı dersem Cemil İpekçi dersiniz. Bir tanesini simsiyah boyayıp üzerine gözlük koyarsam kim dersem Neslihan Yargıcı dersiniz. Bir tanesine bir saç takıp tepeden bağlarsam Hakan Yıldırım dersiniz. Bir tanesine kırmızı bir sakal koyarsam Tanju Babacan dersiniz. Yani bazı modacıların artık simaları biraz Gülriz Sururi misali diyelim. Gülriz Sururi’yi, o koca gözleri ve şurasındaki minik saç buklesiyle biliriz. Yani böyle bir şey oldu. Bu beni sevindiriyor çünkü bazı başka mesleklerdeki insanların yaklaşımları güzel. Serdar Erener’in de logomuzla ilgili bize övgü dolu lafları, dünya normlarında bir logomuzun olduğunu söyleyişi, reklam sektöründeki böyle büyük bir mührün bizi daha da emin kıldığı hareketlerimizdi. Böyle bir işin ağır çetrefilli bölümünün mutfağından gelip, pret-e-porter’ye, halkın giyeceği bir çizgiye geçiş dönemi de benim mesleğimdeki en heyecan aldığım bölümlerden biridir. Sokakta bir parçamı görmek beni sevindiriyor.



BuModa: Ama marka konumlaması olarak yine de Tanju Babacan’ın hazır giyimi şeklinde oluyor. Aslında çoğunlukla yine kendi müşteri kitleniz alıyor.

Şimdi şöyle diyelim. Bir kere segment olarak tabi ki belli bir dikiş kalitesi ve kumaş kalitesi gözettiğimiz takdirde, maliyetini siz çok aşağılarda tutamıyorsunuz. Ama İşte bilmem kaç tane ayakkabım olmak yerine bir tane ama bu marka ayakkabım olsun diye düşünüyoruz gençken. Kendimden örnek vereyim. Benim henüz ailemden hiç kimse bir modacıda kendisine bir tuvalet yaptırmış bir aile yapısı değil. Ama şimdi internet yolculuğuyla ve internet satış noktalarıyla beraber en azından ufak bir parçanın bir ulaşılabilirliği var.

“BENİM ARTIK MODANIN NABZINA İHTİYACIM YOK, MODANIN NABIZLARINDAN BİRİYİM…”

BuModa: Şu ana kadar yaptığınız tasarımlar arasında sizin için yeri ayrı olan bir tasarımınız var mı?

Çok parçalar var. Siz gelmeden önce çok güldük. İçeridekilerden bir tanesi benim çocukluk arkadaşım. Bir gazete bana bir röportajda “İlk diktiğiniz gelinliği hatırlıyor musunuz?” dedi. “Haa hatırlıyorum” dedim. “Bir salak arkadaşım var” dedim. Bana nasıl emanet etti? Ben o zaman kursa gidiyorum ve gelinlik melinlik hiçbir şey anladığım yok. “İlla gelinliğimi sen dikeceksin” dedi. Bir gelinlik diktim. Tam göğüs altından kabarıyor, iğrenç bir gelinlik. Şimdi bunun latifesini yapıyorduk. O tabi ki ilk yapmış olduğum sorumluluklardan biriydi. Ama onun dışında çok beğendiğim, keyif aldığım elbiseler yaptım. Mesela Hande Ataizi’ne yaptığım bir elbise beni çok mutlu etmişti, çok beğendiğim bir elbiseydi. Ara sıra bazı Bülent Ersoy vuruşlarım güzeldir. Biz Gülben Ergen’e bir omuzluk yaptık. O omuzluktan sonra ülke ve ülke dışından bir sürü omuzluk talepleri almaya başladık. Sonra sahtelerini görmeye başladım.

BuModa: Son olarak, showroomunuz Nişantaşı’ndaydı ve Nişantaşı modanın kalbi olarak kabul ediliyor daha çok insan tarafından. Siz ise Levent’e taşıdınız showroomunuzu. Taşınma nedeniniz nedir?

Birinci taşınma nedenim, babamı kaybettim dört yıl önce. Anneme hemen bir ev bulmalıydık Nişantaşı’nda. Orada sık sık görebilmeliydim ama ben işteyken görme şansım yok. Bunun üzerine dedik ki “Acaba bahçe içerisinde bir ev tutsak ve ben annemle beraber yukarıda yaşasam olur mu?” Herkes “Aa olur” dedi. Sonra işte Bülent Hanım’a Gülben Ergen’e birkaç kişiye sordum. Başka müşterilerime sordum. Onlar “Aa Levent bizim için daha da bal olur” dediler. Şimdi herhangi bir şey olsa anneme hemen yetişebilme uzaklığındayım.  İkincisi, Annem 83 yaşında. Annemle ne kadar daha yaşayacağım? Ve homeoffice olarak başlayacak genç tasarımcı arkadaşlara buradan bir şey söylemek istiyorum. İşin en lüks bölümü yine homeoffice, haberleri olsun. Mesela sabah altıda canım sıkılıp aşağı inip atölyede bir şeyler yapabiliyorum. Bundan sonraki hayatımda galiba bu lüksü kolay kolay bırakacağımı düşünmüyorum. Bir de ben çok arkadaş gezmecisiyimdir hani. Ben her yastıkta yatabilirim. Her arkadaşımda kalabilirim. Herkeste de duş yapabilirim. Böyle gezmeyi seven bir yapım var. Ve Levent oldu. Benim artık modanın nabzına ihtiyacım yok, modanın nabızlarından biriyim çok şükür. Çünkü bizim çizgi ve dikişimizi takdir eden insanlar zaten biz nerede olursak olalım çok çok uzaklara gitmediğimiz sürece nereye gitsek geleceklerdir. Levent’te de çok seçkin, modayı böyle her türlü bilen, sırtlarına modayı yıllarca giymiş ve giymekte olan seçkin komşular grubu içerisinde yaşıyorum. Ayrıca çok kastığı zaman inanın metroya biniyorum pırt diye Osmanbey’de iniyorum.

Bu güzel röportaj için Tanju Babacan ve Burçin İnan Özel’e teşekkürler…


No comments:

Post a Comment

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...