Thursday, September 20, 2018

Hande Çokrak Röportajı

Bu röportaj ilk olarak 20 Nisan 2014'te Boğaziçi Üniversitesi Moda Topluluğu'nun websitesi olan bounmoda.com adresinde yayınlanmıştır.

Geçtiğimiz günlerde Made in Love markasıyla tüm dikkatleri üzerine çeken tasarımcı Hande Çokrak ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Yaratıcı konseptleriyle her defile sonrası takipçilerini bir sonraki sezon için heyecanlandırmayı başaran bu genç tasarımcıyla bir araya gelebilme şansını yakaladığımız için BuModa ekibi olarak oldukça sevinçliyiz.



Tasarım serüveni nasıl başladı? 

Lisede çizim dersleri almaya başladım. Güzel sanatlar okumak istiyordum. Sonra bir arkadaşımla Londra’ya gittik, o moda okumak istiyordu. O yaşlarda zaten her genç kızın moda düşkünlüğü oluyor. Arkadaşımla aynı okula başvurdum. Tabi annemlerin haberi bile yok bu sırada. Port folyomu götürdüm ve kabul alınca da başladım. Yani biraz spontane oldu açıkçası. Ama Londra’da okumak çok güzeldi. Moda okunacaksa bence kesinlikle orada okunmalı. Oranın sokakları, sokak modası, insanları, renkleri her şeyi bambaşka! Burada biliyorsunuz farklı bir şey giyinseniz, insanlar kafalarını çevirip çevirip bakar.  Orda öyle bir şey yok tabii. İstediğin kadar uçuk kaçık giyinebiliyorsun, kimse dönüp bakmıyor. Bu kadar ilham verici bir ortam olabilir mi? Her şeyden etkileniyorsun. 

Moda haftasındaki ‘SuperBad’ temanızdan biraz bahsedelim. 

İnsanlar teknolojinin gelişmesiylekendilerini istedikleri gibi geliştirebilecekler. Hayvanlardaki bir özelliği, kamuflaj özelliğini mesela kendilerine aktarabilecekler. Filmlerde gördüğümüz gibi yani. Ancak insanlar kötülüğe çok meyilli. Bu özellikleri ‘Super Hero’  olmak için değil, ‘SuperBad’ olmak için kullanacak. Kendi hedonist emelleri için kullanacak. Çıkış noktamız bu düşünce oldu. Bir yere bağlamak gerekirse hem hayvanları hem de bu karanlığı bir çatı altında toplamak istedim. Müzikler de Marvel’in müzikleriydi zaten. Çok klişe bir şey kullanmak istemedik. 

Peki bu mesajı tüketiciye nasıl ulaştırmayı planlıyorsunuz? 

Çok ‘in your face’ değil bu mesaj zaten. Bu bizim temamızdı. Biz bundan yola çıktık. Kaygımız tüketiciye bir mesaj vermek değildi. Bu bir kıyafetle ne kadar mümkün olabilir ki? Ancak sunumla vermeye çalışıyorsun. Mesela ben baskı çok kullanıyorum. Benim işim daha kolay yani. 

Yoğun bir talep oldu diye hatırlıyorum. Kaç kere yapıldı sunum? 

İki kere yaptık. Sahne olmadığı için arkadaki insanlar zaten göremeyecekti. Bu kadar kalabalık olmasını da beklemiyorduk. Bir de ben her sene farklı bir şey yapıyorum. Ya makyaj ağır oluyor, ya aksesuarlara dikkat çekiyorum. Sunumu 1 buçuk saate sığdırmak bu yüzden zaten biraz imkansızdı. Bir de üzerine geç kalınmıştı. Bu yüzden ikinci bir seans yapıldı. 

Geçen yıl kullandığınız göz figürü koleksiyonun biraz önüne geçti ama sanki? 

Önüne geçmesi belki de normaldi aslında çünkü daha önce kimse öyle bir şey yapmamıştı. Kanatlı bir gözbebeği figürüydü o bu arada. Ben biraz daha kalmasını ve daha çok kişinin görmesini isterdim hatta. Çünkü sunum çok önemli gerçekten. Sade bir sunum yapmaktansa, konseptle alakalı daha görsel şeyler sunmak daha önemli. 

Bunu da Fashion Week’te başaran ender isimlerden biri siz oldunuz. Çoğu defilenin bile bir konsepti yoktu.  

Evet ama bir de tabi çok tatsız bir zamana denk geldi. Biz de sunumumuzu erteledik. Hatta ben yapmamayı bile düşündüm.  Ancak Türkiye’de modayı herkes eğlence sektörüne bağlı olarak görüyor. Bu eğlence değil aslında bir iş. O yüzden insanlar nasıl ertesi gün işe gittiyse, biz de işimizi yaptık. Ama Çarşamba defile yapılmaması benim de desteklediğim, isabetli bir karardı. Ben yapamazdım. Gözlere gelirsek tekrar… Gözlerle birlikle bir de barış işareti yapan, middle finger gösteren eller ve normal eller vardı hatırlarsanız. Gözler aslında sadece benim yaptığım printlerden bir tanesiydi. Uygulama olarak ona karar verdik. Farklı şekiller de vardı aslında ama bütçemiz doğrultusunda bu şekilde hareket ettik. 

Fashion Week’le başladık. Biraz daha geriye gidelim şimdi. Londra’da okuduğunuzu söylemiştiniz. Bir tasarımcı olarak mezun olduktan sonra ne tür zorluklarla karşılaştınız? 

Benim için Türkiye’ye dönme veya Londra’da kalma kararı vermem gereken bir dönemdi. Bu hakikaten çok zor bir karardı. Kendi markamı başlatırken de ‘Acaba yapabilecek miyim?’ korkusu vardı. Başarısız olma korkusu beni birkaç sene geriye de itti aslında. Şimdi dönüp baktığımda keşke iki sene daha erken başlasaymışım diyorum. Çünkü uzun süre o cesareti kendimde bulamamıştım. Sonra çalışırken hiçbir şey öğrenmediğimi fark ettim. Sadece para kazanmak için çalışıyordum. Bu da bana bir şey katmıyordu. Bir anda gözümü karartıp kendi markamı yarattım. Bugün iyi ki yapmışım diyorum. Ama herkese önerir miyim, bundan emin değilim. İlk koleksiyonu yaptıktan birkaç sene sonra ayakta durabilmek gerçekten çok zor. Markanın bilinirliğini, satış noktalarını artırmak gerekiyor.  İki senelik bütçenin toparlanması gerekiyor bunlar için de. Bir de gözüktüğü kadar eğlenceli olmadığı da oluyor. Koleksiyonla bitmiyor. Bunların üretilmesi, siparişlerin alınması, ihracatın yapılması vs. görülmeyen çok iş var. Çok eğlenceli yanları da var tabi ki işin ama bir o kadar zorluğu, tabiri caizse ameleliği var. Kaç yaşına gelirsen gel bu bitmiyor. Patron koltuğuna oturduğun halde bir şeyleri devamlı kendin bulup keşfetmen gerekiyor. Tasarımın, hayatın, üretimin içinde olman lazım. Ofisten yürümez, hareketi sevmek gerekir. Benim Türkiye’de ofisim de yok ayrıca. Önümüzdeki kış çoğunlukla yurtdışında, 55 noktada satış yapıyor olacağım. En son mesela Urban Outfitters’ın Amerika’da açılacak olan ofisinden sipariş aldım. İyi markalarla iş birliği yapmak da çok önemli. Ancak ihracat yapmak da zor bir iş tabii. Kendi işin olunca her şeyle sen ilgilenmek zorundasın. Excel kullanmayı bu sayede öğrendim ben mesela (gülüyor). 

55 noktada satış yapıyor olacağım demiştiniz. Bu başarıyı neye bağlıyorsunuz? Aldığınız Paris Capitale de la Creation ödülünün bunda bir payı var mı? 

Tabi ki de var.Başka yerlerde de çalıştım mesela üretimden depolamaya, pazarlamaya, mağazacılığa kadar işin her aşamasında bulundum. Bence bunların da çok büyük katkısı var. Kendi işime başladıktan sonra ‘Who’s Next’ fuarına katılmam da çok büyük bir adımdı. Katılmasaydım yurtdışında satış yapamayacaktım.Satış noktalarımın temelinde bu fuar var.Bundan sonra katıldığım fuarlar da oldu. Trenoy’a katıldım mesela bu da Who’s Next’ten 1 ay sonra oluyor. Çok daha prestijli bir fuar bu. Bir de koleksiyon henüz fuarlarda değilken, Milano’da bir Showroom’a katıldım. Oradan da satış yapıyorum. Çünkü iyi bir showrooma girmek çok önemli. Bu Milano’daki sizin adınıza İtalya’da mağazalarla görüşüp, onlardan sipariş alıyor. Tabi koleksiyon iyi değilse bunların da bir anlamı yok. Ben koleksiyonumun başarısını giyilebilir şeyler olmalarına bağlıyorum. Mesela ayda bir iki kere kokteyle gidersin ama onun dışında üzerinde tişört vardır. Bir de benim tişörtlerim basic de değil. Baskılarını kendim tasarlıyorum. Dışarda olanlardan çok farklılar. El işçiliğinin çok olması da bir albeni yaratıyor bence. Bütün bunlar bir araya gelince daha satılabilir bir koleksiyon çıkıyor ortaya. 

Peki tamamen yurtdışına yerleşip, orada bir ofis açma planınız var mı? 

Tabi ki çok isterim ama Türkiye bir tekstil ülkesi. Kumaş, aksesuar, dikim burada çok daha avantajlı. Her türlü imkan ayağının altında. Londra’da çok zor mesela ve bir de çok pahalı tabi. 

Fashion Week’ten istediğiniz sonucu aldınız mı?  

Bu daha çok reklam ve PR amaçlı yapılan bir etkinlik. IMG yapıyor Fashionweek’i ve çok da başarılılar. Ben çok büyük bir beklentiyle girmiyorum açıkçası. Bu sene ikinci kez katıldım. Ülkemde bir iş yapılıyor ve ben de bu ülkenin bir tasarımcısı olarak katılıyorum. İnsanlar beğenir ya da beğenmez. Moda zaten göreceli bir şey. Ben elimden gelenin en iyisini yapıyorum.

Peki neden Runway değil? Runway’e çıksanız nasıl bir şey yapmak isterdiniz?  

İlk olduğu için stüdyoyla, daha küçük bir sunumla başlamak istedim. Öyle olunca tabi daha artistik bir sunum yapabiliyorsun. Bunu Runway’e taşımak pek mümkün olmuyor. Benim yaptığım sunumlar çok daha yeni, çok daha genç oluyor. Markanın kimliğine de uygun oluyor böyle olunca. O yüzden bu şekilde olmasını tercih ediyorum. Belki önümüzdeki yıl Runway yaparım. Ama tabi onu yönetmek çok daha zor. Çok daha büyük bir alanda çalışıyorsunuz ve bu da daha büyük bir bütçe gerektiriyor. 

İstanbulda defilenizi nerde, hangi mekanda yapmak isterdiniz? 

Eski bir sokakta, mahalle dokusunu kaybetmemiş bir yerde olabilir. Fatih’te bir sokakta mesela. Sokak lambalarını filan süslerdik, çok hoş olurdu. 

Peki nasıl bir dekorasyon? 

Sokakta çok fazla dekorasyon, süs kullanmazdım herhâlde. Sokağın kendisi zaten bir dekor, o his orada zaten var. Belki mahalle konseptiyle birleştirmek için eski halılar serilebilir podyum yerine. Millet pencerelerden çıkıp izlerdi. 

Kendinizi tasarım açısından hangi ülkeye ait hissediyorsunuz?   

Renkli ve özgür olduğu için Londra. Ama Tokyo ve Hong Kong’a da çok uyuyor. Onlar da renkli ve çok cesurlar kıyafet konusunda. Ama Londra’ya daha yakınım. Orada daha çok satış yapmak isterdim. 

Londra’da nerelerde satmak isterdiniz, hangi mağazalarda?   

Opening Ceremony. New York’ta ve Tokyo’da da var mağazaları.

Tarzınızı değiştirmeyi düşünüyor musunuz? 

Hiç sanmıyorum. Bir kere rahatıma çok düşkünüm, farklı şeyler giymeyi de çok severim. Kendim ne giyeceksem onları tasarlıyorum. İpek bluz ve topuklu ayakkabılarla Nişantaşı’nda gezinen bir tip değilim. Olmadığım bir şeyi yapmak da istemiyorum. Belki böylesi çok daha ticari başarı getirirdi ama bu ben olmazdı. Koleksiyonun kimliğinin olması çok önemli bir şey. Deminki soruyla bağlantılı olarak başarının bir sebebi de bu zaten. İnsanlar tarafından hemen algılanan bir çizgisi var. 

Ben her şeyimi kendim yaparım diyen tasarımcılardan mısınız?  

Aynen öyleyim. Kumaşı kendim seçerim, kumaş baskısını kendim seçerim. Astarlara varana kadar her şeyle kendim ilgilenirim. Benim zaten en büyük sorunum da bu. Her şeye kendim koşuyorum. Başkasına yetki veremiyorum. Benim kendi markam olduğu için kendimden çok şey koyuyorum. Bir başkası aynı özenle çalışmayabilir. Ama şimdi işler büyüdükçe kendimi de bu konuda geliştirmem, bu huyumdan vaz geçmem gerekiyor. 

Markanızın adınızı taşımaması karışıklığa neden oluyor mu? 

Problem oluyor aslında. Şimdi defile olsa, Maid in Love’ın yanına bir isim yazmak gerekiyor. İlk markayı çıkarırken İngilizce bir ismi olmasını istiyordum, yurtdışında satış yapacağım için. Beyin fırtınaları sonucu markanın isminin içinde ‘Love’ gibi güçlü bir kelimenin olmasını istedim. İsimde bir mesaj kaygısı vardı bu yüzden en zoru da isim bulmak oldu. En sonunda ‘Maid in Love’da karar kıldım. Akılda kalan bir isim oldu. Daha önce isim hakkı da alınmamıştı. Bu yüzden marka isminden çok memnunum. Arada kendi ismim olsa mıydı diye düşündüğüm de oluyor. İnsanlar bazen markayı benimle birleştiremeyebiliyor. Ancak yine de İngilizce olması yurtdışında büyük bir avantaj. 

Bir röportajda sokak grafitilerinden ilham alıyorum demişsiniz.  

Sadece grafiti de değil. Gördüklerini farklı bir gözle değerlendirmeye, yorumlamaya dayanıyor ilham. Bundan bir desen, bir karakter çıkar mı diye düşünüyorsun. Karşındaki insanın karakteri bile sana ilham verebilir. İlhamı hayatın kendisinde aramak gerekir. Belirli bir şeyden ilham alıyorum demek çok zor. Ben çevremde beni heyecanlandıran her şeyden ilham alıyorum.

Kendi mağazanızı açmayı düşünüyor musunuz? 

Mağaza tasarımdan çok daha farklı bir iş. Bu işin sipariş alımı, üretimi, koleksiyonu vs. varken bir de mağazacılıkla uğraşmak zor. Müşteri geldiğinde sürekli yeni bir şeyler bulması lazım. 50 parçalık sonbahar-kış koleksiyonu hazırladın diyelim, bunun altı ay bir mağazada kalması çok sıkıcı olur. O mağazayı ayakta tutmak için koleksiyonu devamlı yenilemek, aksesuarlarla desteklemek gerekir. Bu yüzden mağaza açmak benim için daha sonra atacağım bir adım.

Logodan memnun musunuz? Logoyu yazısız, tek kullanıyor musunuz? 

Logoyu hep “Maid in Love” yazısıyla kullanıyorum. Logo markaya ek bir şey ve tek başına beni ifade edemez. Markanın etkisini yansıtmaktır logonun amacı. Ben logomdan memnunum. Daktilo fontuyla yazılmış. Ancak, yazı karakterleri çok ince. Şimdi bakıyorum, daha kalın olsalarmış. Daha dikkat çekici olurmuş. 

Moda denince akla kadınlar gelir ama ünlü modacıların çoğu erkektir. Bunu neye bağlıyorsunuz ve sizin kadın bir modacı olarak farkınız nedir sizce?

Ben kendimi çok fazla etiketlendirmek istemiyorum moda tasarımcısı olarak. Bir kere çok zor bir iş. Belki de ondan erkekler bu kadar bu sektörde. Dediğim gibi görünen eğlenceli yüzünün arkasında hem psikolojik olarak, hem de fiziksel olarak çok ağır yükler var. Hiçbir şeyden etkilenmemen ve güçlü olman lazım. Bir de kadınlarla anlaşmak da çok önemli. Bir kadının başka bir kadınla anlaşması daha zor bence.

Peki tasarımda kıyafet dışına çıkmak ister misiniz? 

Çok isterim. Zaten aksesuar yapıyorum. Her sezon en az üç tane ayakkabı ekliyorum bazen de bileklik, kemer, şapka. Bu sezon Nike ile bir işbirliği yaptık ayrıca. Nike’a püsküllü ayakkabılar tasarladım. Bu iş birliği beni çok mutlu etti. Çok severek, zevk alarak ve eğlenerek hazırladım ayakkabıları.

Son bir soru. Türkiye’de moda algısı nasıl size? Türkiye’de moda nasıl daha çok gelişebilir?  

Bir kere insanların kendi tarzlarını yansıtması ve daha özgün olmaları gerekiyor. Bu modaymış bunu alayım algısı çok var maalesef. Artık sıkılıyorsun herkesin üzerinde aynı şeyleri görmekten. Biz biraz olması gerektiği gibi yaşıyoruz sanırım. Kadın böyle giyinir, erkek böyle giyinir kalıplarına bağlı kalıyoruz. Bu yüzden farklı şeyler çok çıkamıyor ortaya.

No comments:

Post a Comment

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...