Thursday, September 20, 2018

Özgür Masur İle Gerçekleştirdiğimiz Keyifli Röportaj

Bu röportaj ilk olarak 29 Aralık 2013'te Boğaziçi Üniversitesi Moda Topluluğu'nun websitesi olan bounmoda.com adresinde yayınlanmıştır.


Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Tekstil bölümünden mezun olan Özgür Masur, çeşitli markalara danışmanlık verdikten sonra 2008’de kendi markasını kurdu ve o zamandan beri haute coutureün Türkiye’deki yıldızı. İsterseniz vakit kaybetmeden röportajımıza geçelim. Çok keyifli geçen röportajımızdaki sohbet havasını özellikle bozmamaya çalıştık…

GalataModa’yla ilk parlamanız…

Danışmanlık verdiğim zaman kendi bir markam yoktu, işte firmaların erkek koleksiyonlarını, bayan koleksiyonlarını yönetiyordum. O zaman GalataModa festivali vardı, ben de o zamanlar Moda Tasarımcıları Derneği’nin ilk üyelerinden birisiyim. GalataModa yapılmıştı ve insanlar bana “Sen de katıl, sen de katıl” gibi telkinlerde bulunuyordu. GalataModa festivalinde böyle küçük butik bir koleksiyon hazırlayıp sonrasında da GalataModa’nın bitiminde kendi ofisimi açma kararı aldım baskılar üzerine.

“OFİSİMİ AÇTIĞIMDA MAKİNA ALACAK PARAM YOKTU…”

Türkiye’de iyi tasarımcılar arasında hem yarışmalardan ödül alanlar var, hem de GalataModa gibi etkinliklerde ilk parlamasını gerçekleştirmiş olanlar var. Sizce ödül almak mı daha etkili, yoksa etkinliklerde parlamak mı?

Ben de üniversite zamanlarımda birçok yarışmalara katıldım, ödül aldıklarım var, almadıklarım var. Mesela Üniversite 4’teyken Geleceğin Yıldızı ödülünü aldım Moskova’dan, Türkiye’yi temsil etmiştim. Ondan sonra İTKİB Genç Tasarımcılar Yarışması’nda 3.lük ödülüm var. Bu yarışmalar insana bir noktada kendi mesleğine karşı bir özgüven hissi veriyor. Önemli olan ne yapmak istediğin, hangi yolda ilerlemek istediğin. Aşk-ı Memnu mesela, benim için efsanedir. Markamı ilk açtığım zamanlardı, orada yer almak bir çıkış oldu. Arşivlerde saklayacağım bir dizi. Yani siz ne yapmak istediğinize karar verdikten sonra bu da bir yol. Dizilerdeki oyuncuları giydirerek de kendinize yön verebilirsiniz, bir yarışma da olabilir. Sadece ne yapmak istediğine karar vermek önemli olan.

Ben tasarımcıyım, sadece moda tasarımı eğitimi almadım. Ben genel anlamda tasarım eğitimi aldım. Benim için tasarım yapmak demek, malzemelerin değişmesi, ama fikrin başka bir şekilde yorumlanmasıdır. Onun için ben hikayelerimi şimdilik kadınlara -belki ileride erkeklere de olabilir- kadınlara kostüm yaparak, giysi yaparak, kılık yaparak mutlu oluyorum hayatımda ve bundan para kazanıyorum. Bu benim seçtiğim yol. Bunun tanıtımı, dizilerle de olabilir, yarışmalarla da olabilir, böyle etkinliklerle de olabilir. Önemli olan kendi hedefini, yolunu belirlemiş olmak.

“PHOTOSHOP GİBİ BİR MESLEĞİMİZ VAR”

Sanki her şey çok kolay gelişmiş gibi, oysa öyle değil.

Hiç kolay değil tabi. Ben tekstilci bir ailenin çocuğuyum, benim abimler de, ablam da, annem de, hep tekstille uğraşmışlar. Ve ben mesela Tekstil kazandığım zaman abimler “Nasıl yapacaksın?” dediler, o kadar yorulmuşlar. Çok zor bir sektör baktığınız zaman. Şimdi işin üretim kısmıyla ilgileniyorlar tekstilin. Ben ise işin daha kreatif yanına, daha başka bir gözle, daha tasarım gözüyle bakıyorum olaya. Öyle bir eğitim aldım ve öyle ilerlemek istedim.

Önceden danışmanlık yaptığım zamanlar iyi paralar kazanıyordum, o paraları alıp yurtdışında bir tişört için Londra’ya gittiğimi, bir ayakkkabı için Milano’ya gittiğimi bilirim. O parayla, sorumluluğun olmadığı, genç olduğum, ve harcadığım bir dönem geçirdim. Ben biraz paramı tutsam diye bir şey olmuyor, herkes yaşayacak bunu. Benim hiç param yoktu ofisi açtığım zaman, ve ben kendi ayaklarımın üstünde durmak istiyordum. 1500 lira gibi bir parayla ben kendi ofisimi açtım. Makina alacak param yoktu. Makinalarımı ağabeyim aldı hediye bana, falan filan, öyle başladı.

Bir kere olgunlaşmak anlamında ben üniversiteden mezun olduğumda da kendi ofisimi açabilirdim, ama olgunlaşmak anlamında endüstride 7-8 sene danışmanlık vermek, çalışmak, koleksiyon hazırlamak, insanı çok olgunlaştıran ve eğiten bir şey. Ben hep bu yolu seçtim, ve ben hep konferanslarımda da üniversitede moda tasarımı eğitimi alan arkadaşlara hep derim; üniversiteden mezun olur olmaz ne olursunuz kendi ofisinizi açmak ve kendi koleksiyonunuzu hazırlamak gibi bir sürece girmeyin, bana göre endüstriye gidin, biraz sürtün, kumaş topu taşıyın, o tozu yutun, atölyelere girin. Çünkü insanı o kadar olgunlaştıran ve geliştiren şeyler ki. Ben bunların hepsini, her aşamasını, kumaş topu omzumda, depolara kumaş taşıyarak bile stajlarda geçirdim ve gördüm. Bunları görmek çok erdemli bir şey.

Hani hep bir söz vardır ya, hamdım, piştim, yandım. Bizim işte hiçbir zaman yandım gibi bir iş yok. Çünkü Photoshop gibi bir mesleğimiz var. Photoshop da asla sonu olmayan bir şey. Onu onla yaparsın, başka bir şey olur, hep kendini yenileyen bir şey. Bizim meslek de öyle bir şey. Onun için her aşamasından geçmek gerekiyor.


“BİR TASARIMCININ HAYATLA İLGİLİ BİR HİKAYESİ VARDIR HER ZAMAN”

Çok zorlu zamanlar geçirdim, geceleri hala buradan çıktığımda bile işimle ilgilenmeyi bırakmıyorum, çünkü benim hayatım işim. Ben biraz kariyer odaklı bir adamım ve eve gittiğim zaman hiç boş durmuyorum, mutlaka mesleki anlamda araştırmalar yapıyorum, yani kitap okuyorum, dergiler alıyorum, bununla ilgili programlar, CDler alıyorum, koleksiyonları inceliyorum. Bu benim için hep bir birikim.

Ve bunları bilmeden çoğu insan modayla ilgileniyor. Geçmiş yüzyılı bırakın, yani 1900’den günümüze kadar olan dönemleri bile bilmeyen insanlar var. Yani bu bir tasarımcı için bilinmemesi çok zor bir şey. 20’ler, 30’lar, 50’ler, 70’ler denildiği zaman stil anlamında, look anlamında, malzeme anlamında, yaşam tarzı, o kadar önemli ki. Bunları bilmek gerektiğini düşünüyorum. Yani bir tasarımcının hikayesinin eline A4 kağıdı alıp da elbise çizip de onu boyayıp bir kadını giydirmek olduğunu düşünmüyorum. Bir tasarımcının hayatla ilgili bir hikayesi vardır her zaman. Yoksa çok iyi zanaat yapan çok iyi terziler var, ne farkı var?

“TÜRKİYE’DE TASARIMCI-MARKA İŞBİRLİĞİ ALGISI DAHA BEBEK”

Marka algısı konusunda arzu ettiğiniz algıyı oluşturabildiğinizi düşünüyor musunuz? Dışarıdan baktığınızda Özgür Masur sizce nasıl biri?

Bir hikaye anlatacağım mesela, Beyonce bir marka, ve çok sevdiğim, dünyanın en kendine özgü stili olan bir kadın. Ama en son Afrika’da çektiği bir klipte Afrika’nın köylüleriyle dans edecek, belgeselde izliyorum. İletişimle alakası olmayan köylüler, kadını tanımıyor, Beyonce’nin kim olduğunu bilmiyor. Birisi gelecek, dans edeceksiniz diye anlatmışlar. Markanın tanımı odur, dünyanın her tarafında bilinirliği olması.

Ben şu anda Türkiye’de kendi alanında isim yapmış bir tasarımcıyım, bazı ülkelerde müşterilerim var ve bazı butikler var ürün yolladığım ama global anlamda marka dersem, bu yalan, böyle bir şey yok. Ben kendi ülkesinde, kendi sektöründe iyi işler yapmaya çalışan bir tasarımcıyım ama marka algısında daha global bir marka gibi hiç düşünmüyorum, böyle bir şey söylemek de mümkün değil zaten. Bunun için çok daha başka yollar izlenmesi gerekiyor. Çok genç bir marka daha doğrusu çünkü Özgür Masur.

Marka algısı konusunda, mesela butigo.com için ayakkabı tasarladınız, Loreal için bir fular tasarladınız, Zen Diamond, Her Story için takı tasarladınız, Magnum ile bir koleksiyon hazırladınız. Bunun gibi şeyler yapıyorsunuz başka markalarla, bu sizin marka algınıza zarar veriyor mu sizce?

Benim markam da ikiye ayrılıyor, bir Özgür Masur Couture var özel müşterilerime çalıştığım, bir de Soul by Özgür Masur var. Ben Soul by Özgür Masur’u 1,5 sene önce kurdum, ve şimdi önümüzdeki sezon Paris’teki fuarlarda onun duyurusuna da başlayacağım. Daha ulaşılabilir fiyatlı ürünlerin olduğu bir matematik olacak orada. Bana çok mail geliyordu, “Ben çok beğeniyorum koleksiyonlarınızı ama satın alamıyorum çünkü böyle bir bütçem yok” diye. Tamam, olabilir. Ben tasarımcının kesinlikle alt linelara inmesi gerektiğini ve kendi ismini duyurabilmek için daha düşük maliyetlerle onun tasarımına insanların sahip olabilmesini sağlaması gerektiğini düşünüyorum. Hiç marka algısını bozmuyorum, bir yandan lüks tarafa da hizmet ediyorum. Mesela Isabel Marant H&M’i yaptı, Isabel Marant çok yetenekli bir tasarımcı, H&M’de ise her girenin bir parça alıp çıkabileceği bir fiyat skalası var. Bana göre Isabel Marant şimdi bütün dünya tarafından bilindi. Isabel Marant sadece moda takip edenler tarafından son 5 senede bilinmiş bir isimdi ama H&M ile Almanya’nın köyünden Japonya’nın köyüne kadar bence herkes duymuş oldu.

Siz de Batik için böyle bir koleksiyon tasarlıyorsunuz. Bu sizce moda dünyasında yeni bir akım mı?

Hayır, Türkiye’de de daha önce bir sürü örneği yapıldı. Burada biçilen hedef başka. Batik’in benim koleksiyonum dışında geniş bir koleksiyonu var. Batik’le mesela o müşterilere ve yeni gelecek müşterilere Özgür Masur algısını Batik içinde oturtmaya çalıştık. Bu akım baktığınız zaman yeni bir akım evet, Isabel Marant, Karl Lagerfeld, Marni, Lanvin H&M için yaptı. Türkiye’de Hakan Koton’la yaptı, Elif Network’le.  Bu algı merak algısı, insanların merakını da tazelemek için bence güzel bir algı.

Tasarımcı ve marka işbirliği bence çok önemli. Türkiye’de daha yeni yeni oturmaya başladı bu algı. Ve böyle tasarımcı-marka işbirlikleri olduğu zaman markanın daha da globalleşmeye başladığını düşünüyorum. Çünkü tasarım geçmişi Türkiye’de 20 seneye bile dayanmıyor yani. Tasarım, tasarımcı, moda tasarımcısı, grafik tasarımcı, bunlar çok yeni duyulan terimler. Yani Fransa’da Louis dönemine, İtalya’da 75 sene öncesine dayanıyor bu. Onun için bizde daha bebek, o algı daha büyüyecek tabi zamanla.

“YATIRIMCILAR İNŞAAT SEKTÖRÜNDE DAHA ÇOK PARA OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYOR, ÖYLE DÜŞÜNENLERİ DE GÖRDÜK…”

Farklı ürünler tasarlıyorsunuz farklı markalar için. Bu ürünleri Özgür Masur markası altında görecek miyiz böyle bir planınız var mı, mesela ayakkabı gibi?

Olabilir. Marka globalleşmeye başladığı zaman zaten belli bir dönemden sonra aksesuarından kemerine, ayakkabısına kadar yapmak gerekiyor. Bu da tasarımcının kendi yatırımıyla değil, başka bir yatırımcının markayı ele almasıyla olabiliyor. Türkiye’deki birçok tasarımcının yurtdışına giderken “Hangi havayollarından daha ucuz bilet alırım” mantığı ile yurtdışındakilerin “Ah ben yarın bir Japonya’ya gitsem” diyip businessta biletinin önüne konulmasındaki mantık çok farklı. Türkiye’deki tasarımcıların bence uzmanlaşması gereken daha başka marka algıları var. Yurtdışında bu çok daha farklı ilerliyor. Ama burada kesinlikle tasarımcının yeteneğini konuşmuyoruz. Türkiye’de çok yetenekli tasarımcılar var. Onlara iyi ve global bir yatırım yapıldığı zaman çok başka bir yerlere gelebileceğini düşünüyorum ben. Onun için inşallah bir yatırımcı keşfeder, ben de yaparım ayakkabı, kemer, pantolon, her şeyi yaparım yani. Tamamen ekonomiyle alakalı bir şey.

Bu konuda yatırımcılara ulaşma konusunda bir çalışmanız var mı?

Türkiye’de artık inşaat sektörü daha aktif, tekstile çapul gözüyle bakılan bir ülkede böyle bir algı nasıl oturur açıkçası bilemiyorum. İyi gözle bakıldığını düşünmüyorum hükümet tarafından. Tekstil öldürülmeye çalışılıyor, ve çok öldü, ama bir yandan da tasarım algısı başladı. Yatırımcılar inşaat sektöründe daha çok para olduğunu düşünüyor herhalde, öyle düşünenleri de gördük işte. Tekstilde öyle bir yatırımcı kafası çıkmadı henüz.

Bu yatırımı yurtdışından almaya çalışamaz mısınız?

Olabilir ama bunu kovalamak gerektiğini düşünüyorum. Ben şu anda onu kovalamıyorum. Kendi markamın daha da yere ayaklarının sağlam basması için uğraşıyorum. İnşallah o günler de gelecek.


“DÜNYA BİR KURTLAR KAPANI”

Globalleşmiş olmak öncelikli hedefiniz değil yani?

Tabi ki öncelikli hedefim, Paris’e başladım yavaş yavaş, dünya da bir kurtlar kapanı. Türkiye’den Paris ya da Londra’yı yönetmek çok zor, çünkü zaten orada çok iyiler var, ve orada yönetiyorlar. Sen buradan orayı nasıl yöneteceksin yani, böyle bir kafa yok, ben buna da inanmıyorum. Eğer Londra’da veya Paris’te olacaksan Paris’te ayın 15-20 günü yaşayarak, orada bir evin olarak, orada çalışarak geçireceksin. Burada koleksiyon hazırlayıp oraya götürmek arkanda çok büyük paralar yoksa çok zor. Çünkü kurtlar kapanı. Yani çok büyük paraların olur, sen normal sezonda Paris’te gider Fashion Week’ine katılırsın, ama öyle bir davet verirsin, öyle bir parti verirsin, öyle celebrityler getirirsin ki Elie Saab gibi, o zaman orada yaşamana gerek yok, zaten her şeyi yapıyorsun. Ama orada yaşayan o kadar çok tasarımcı var ki, yani onlar orada deli gibi çalışıp, deli gibi konferanslarda, deli gibi trendleri kovalarken, sen burada başka bir şeyle boğuşurken kapışamazsınız. Çok, çok zor bir şey.

Bu sektörde iyi tasarım yapmak yetmez diyebilir miyiz?

Akşama kadar yetenekli ol, hiç önemli değil.

“TASARIMCILARIN BİRBİRİNİ DESTEKLEMEMESİ AVAMLIK, KIROLUK VE KÖYLÜLÜKTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.”

Siz başka nelere dikkat ediyorsunuz bu noktada? Sizi buraya getiren neler vardı arka planda?

Bir kere düzgün ürün yapmaya çalışıyorum. İnsan ilişkilerine çok dikkat ediyorum. İnsanlarla tanışıyorum, insanlarla sohbet ediyorum, birbirimize nasıl faydalarımız olur, onları hep dertleşiyoruz ve konuşuyoruz. Benim arkadaşlarımın hepsi tasarımcı. Elif Cığızoğlu, Eda Güngör, Gamze Saraçoğlu, Simay Bülbül… Tasarımcıyız ama biz aynı zamanda çok yakın arkadaşız. Simay bana akşam oturmaya kahveye gelir, ben Elif’e bebeğini sevmeye giderim, işte hep bir görüşme halimiz var. Çünkü bir çabayı ve tasarımı, tasarımcı kafasını kavrama oturtmaya çalıştığımız bir ülkede snobe duramazsın. Bu avamlıktır. Başka hiçbir şey değil. Bu kıroluk, köylülükten başka bir şey değildir. Beraber olmak zorundasın. Biz fuarlara giderken bile birbirimizi çok destekliyoruz. Defile zamanlarında kimin koleksiyonu yetişmiyorsa onun parçasını alıp dikebiliyoruz. Bu şekilde işler grup halinde olur. Hepimiz konuştuk, tepkilerimizi gösterdik ama bir araya gelip Gezi Parkı’nda oturduğumuz zaman sesimizi duyurabildik. Bireysellikten hiçbir şey doğmaz; birlik olmaktan, beraber olmaktan doğar. Biz de birlik olup düzgün işler ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Düzgün konuşmaya, kendimizi düzgün ifade etmeye, insanlara hikayemizi anlatmaya çalışıyoruz. Yurtdışındaki çok önemli fuarlarda Türkiye’deki tasarımcılara ‘hadi gelin burada bir trend area yapalım’ denebiliyorsa biz önemli şeyler başarmışız demektir. Evet, sektör fason anlamda tüketiliyor ama bir yandan da kreatif anlamda ‘hadi siz yapın bu sezon’ denip Turkish designer hall’ler hazırlanıyor. Bunlar tasarım anlamında çok önemli çalışmalar. Onun için şu anda hepimiz, sadece ben değil, bütün tasarımcı arkadaşlarımız düzgün işler yapmaya çalışıyoruz.

“MODA ÇOKLU KİTLELER TARAFINDAN KABUL EDİLMİŞ BİR SİNERJİDİR.

Son yıllarda haute couture’den hazır giyime doğru bir yöneliş var. Sizce haute couture kan mı kaybediyor, yoksa hazır giyim daha açık bir pazar imkanı sağladığı için daha mı çok tercih ediliyor?

Aslında hazır giyim modanın tanımını daha çok yansıtıyor. Moda, çoklu kitleler tarafından kabul edilmiş bir sinerjidir aslında. Couture kişiye özeldir. Hiçbir zaman, kıyamete kadar couture değerinden bir şey kaybetmez. Couture bambaşka bir şey ve hep var olacak. Ama bir tasarımcı olarak ben de couture ile başlayıp sonra kendi hazır giyim markamı kurdum. Daha fazla kişiye ulaşmak, modayı yönlendirmek hazır giyimle daha mümkün. Hazır giyim ve couture birbirinden tamamen farklı iki alan. Biz couture’de çiziyoruz, dikiyoruz, kişiye özel aşağıya yukarıya alıp çapraz koyuyoruz. Couture kişiye özelin yanında aynı zamanda kadın bedeni üzerinde oynama ve yeteneğini gösterme sanatı, o yüzden çok zevkli benim için.

“HENÜZ KENDİ MARKAMI KENDİ ÜLKEMDE KABUL ETTİRMİŞ BİR TASARIMCI OLDUĞUMU DÜŞÜNMÜYORUM.”

Soul by Özgür Masur’un şu anki durumu nedir? Yurtdışına ihracat yapıyor musunuz?

Evet, 28 Şubat’ta Paris’teki fuarla başlıyorum. Şimdilik defilesini gösterdim, insanların kulağına fısıldadım, artık yurtdışındaki fuarlarda kendimi tanıtmaya başlayıp siparişleri hem Türkiye’de hem de yurtdışında daha da yoğunlaştırmaya başlıyoruz.

Özgür Masur’u daha da global göreceğiz yani?

Ben dünyalıyım ama dünyalı tasarımcı değilim şu anda. Global marka olmak her tasarımcının hedefidir. Ama öncesinde oturtulması gereken şeyler var. Kendi ülkesinde iyi yerlerde satmayan bir tasarımcının, dünyanın başka noktalarında satması benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Önce kendini kendi ülkende kabullendir, ondan sonra yurtdışına açıl. Aksi takdirde bir ifade eksikliği olur. Şu anda Türkiye’de beni çok seviyorlar, kadınlar da, basın da çok seviyor. Ama henüz kendi markamı kendi ülkemde kabul ettirmiş bir tasarımcı olduğumu düşünmüyorum. Eğri oturup doğru konuşalım.

Kendi ülkenizde kabul edilmenin kıstası sizin için nedir?

Doğru ve iyi noktalarda satmaktır. Türkiye’deki ‘Designer Corner’larda, en az 2-3 noktada satıyor olmak gerekir. Büyük bir mağazası olması lazım, insanların rahat ulaşabildiği noktalardan ürünleri temin edebiliyor olmaları lazım. Farklı kesimlerden, A, B, C grubu insanların o parçalara sahip olması lazım. Tabi ki yurtdışında satmak da çok önemli, sadece orayı hedef alabilirsin ama ben öyle yapmıyorum. Türkiye’de üretiyorum, bütün düzenim, atölyem burada. Eğer burada üretilen bir tasarıma buradaki insanlar ulaşamıyorsa, sizce de bir gariplik olmaz mı? Mesela ben Türk’üm ama atölyem Paris’te olsa, orada üretsem durum daha farklı olurdu. Ben bu topraklarda doğdum, eğitildim ve bu topraklarda bir şeyler başarmaya çalışıyorum. Eğer bu topraklarda benim ürünlerimi tanıyan kimse olmazsa çok garip olurdu.

“MAGNUM’LA YAPTIĞIM PROJEDE ÇOK DAHA “ÖZGÜR”DÜM”

Sizce deadline tasarımı öldürür mü? Mesela 6 ayda bir tasarım hazırlama zorunluluğu?

Tabi ki öldürür. Bir ayda hazırlanan koleksiyonla altı ayda hazırlanan koleksiyon bir olmaz. Ben daha koleksiyonumu dikmeye başlamadım, ama önceki defilemden sonra ne yapacağıma karar vermeye ve onunla ilgili çalışmalar yapmaya başladım; dikimler son bir buçuk – iki ayda tamamlanıyor. Bu doğru bir süreç. Ama uzun bir deadline’ımız varsa koleksiyon daha doğru bir şekilde ortaya çıkar.

Marka işbirliklerinde daha özgür olduğunuzu söylemişsiniz. Markalarla olan işbirliklerinde deadline daha kısıtlı olmuyor mu?

Marka işbirliklerinde durum çalıştığınız markaya bağlı. Batik’te kısıtlanıyorum ama Magnum için Orlando Bloom’la bir proje yaptım ve orada çok daha rahat ve satış kaygısı olmadan çalıştım, çok daha özgürdüm. Satış odaklı bir projede bir noktada müşteriye de hitap etmek zorundasınız, bazı kıstasları kapatmak zorunda kalıyorsunuz. Atıyorum, sırtın yarısına kadar açıyosunuz da bele kadar açamıyorsunuz.

Hiçbir maddi kaygınız olmasa tasarımlarınızda ne tür farklılıklar olur?

Daha özgür olursun. Benim bankada 20 trilyon param olsa daha rahat çalışırım. Daha çok gezerim, tozarım, oturur faizini yerim o paranın. Her şey daha farklı olur, kısıtlı bütçeyle koleksiyon hazırlamakla büyük bütçeyle koleksiyon hazırlamak birbirinden çok farklı şeyler. Ben ilk işe başladığım zamanlarda polyester kumaş kullanırken şimdi polyester astar bile kullanmıyorum. Elbiseler çok farklı duruyor, aynı zamanda sen de eğitiliyorsun bu süreç içinde.

“BİR KADININ ÇANTAYI TUTUŞ ŞEKLİ BENİM İÇİN ÇOK ŞEY İFADE EDER”

Sizin için yeri ayrı olan bir tasarımınız var mı?

Var, Aşk-ı Memnu’da Beren’in giydiği beyaz bir elbise vardı. O benim koleksiyonumun ilk parçasıydı ve benim için çok önemlidir.

Tarih öncesinde sadece korunmak için giyinirken şimdi giyinmek neden bu kadar önemli oldu sizce?

Ben hiçbir zaman güzel giyinmeyi önemli bulmadım. Benim için önemli olan doğru giyinmek. Ben üniversiteden beri kadını hiçbir zaman güzel göstermeye çalışmadım. Güzel olur bir şekilde, makyajla ya da biraz süslenir. Güzel bir şey çıkar mutlaka, ama doğru bir şey çıkar mı onu bilemiyorum. Ben müşterilerime de hep onu söylüyorum; güzel olanın değil doğru olanın peşinden koşun. Müşterilerimi önce aynanın karşısına alıp onlara önce bedenlerini tanıtıyorum. Neden önemli hale geldi? Çünkü insanlar kendilerini stilleriyle ifade etmeye başladılar. Artık “Ye kürküm ye” dönemini yaşıyoruz.

Benim için bir kadının elbisesi değil ama ayakkabısı çok önemlidir. Kadının ayakkabısı ve çantası benim için çok şey ifade ediyor. Çantayı tutuş şekli ve ayakkabısı ona nasıl bir elbise yapacağımı tanımlayabilir çoğu zaman.

Sizce Türk kadınının yaptığı en büyük giyim hatası nedir?

5 bilinmezi aynı anda bir arada toplamak… 40 beden üstü kadınların tayt giyip üstüne bluz giyip dolanmalarına tahammül edemiyorum. 44 beden olan bir kadın da tayt giyebilir ama onun üzerine tunik giy be kardeşim. Örneğin bu doğru giyinmektir.


“BEYONCE BANA GÖRE ÇOK AVAM BİR KADIN AMA PAKET OLARAK ÇOK BEĞENİYORUM”

Türkiye’de ya da dünyada tarzını beğendiğiniz ünlüler kimler?

Charlize Theron’u mesela çok beğeniyorum. Ama Charlize Theron’u bir paket olarak çok beğeniyorum. Kadının evde ne yiyip içtiğini bilmiyorum, ama baktığınız zaman kadının takısı, küpesi, tokası, elini koyuşu, bakışı, hayat hikayesi, duruşu paket olarak beni çok heyecanlandırıyor. Beyonce bana göre çok avam bir kadın ama çok beğeniyorum. Çok güzel  pazarlanmış bir paket. Bir kere kendine özgü bir stili, bir dansı var. Bana göre çok kötü giyinen bir kadın ama paket olarak baktığınızda avamlığına yakışan parçalar giyiyor. Paket olarak çok beğeniyorum.

Tasarımcılardan kimleri beğeniyorsunuz?

Şu sıralar Altuzarra’yı çok beğeniyorum. Koleksiyon paketi çok güzel. Gareth Pugh’yu kendi alanında çok beğeniyorum. Sonia Rykiel’in trikolarını çok beğeniyorum. Şu sıralar Chanel’e tahammül edemiyorum.  Chanel’ in geçmişini, altyapısını çok iyi bilmeme rağmen –ki proje konumdu Chanel üniversitede aynı zamanda-  şu an bana hiç Chanel gibi gelmiyor. Çok güzel parçalar, ama Chanel değil. Bence doğru bir paket yönetilmiyor.


No comments:

Post a Comment

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...